TÜRKİYE'DE ŞEHİR PLANLAMA PARADİGMASININ SONU *

PLANLAMA YAKLAŞIMLARI DEĞİŞMELİ Mİ?

Türkiye'de “şehir plancısı” unvanı ile diploma alıp, mesleki yaşama başlayan ilk meslektaşlarımızdan bu yana yaklaşık 60 yıl kadar bir zaman geçti. O günden bugüne şehir planlama lisans eğitimi almış meslektaşlarımızın, kentlerin planlanmasında (imar planı yapım sürecinde) yer alma oranları giderek arttı. Şehir plancıları, başlıca mesleki etkinlik alanı olan imar planlarının serbest şehircilik hizmetinde hakim konuma gelmişlerdir. Aynı şekilde merkezi yönetimin planlama ile ilgili birimlerde de nicelik ve yetkiler açısından da etkili durumdadırlar. Yerel yönetimlerde bazı büyük belediyelerde nicelik ve yetki konusunda etkin olsalar da yüzlerce küçük ve taşra belediyelerinde plancının adı yoktur. Şehir ve bölge planlama bölümü enflasyonuna rağmen akademik personel sayısı içerisinde de şehir plancısı lisans diplomalı akademisyenlerin payı önemlidir. Günümüz için gerek kamuda gerekse özel bürolarda imar planları ve üst ölçekli planların yapım süreçlerinde, şehir planlama lisans eğitimi alarak hizmet üretenlerin etkinlik oranlarının zaman içerisinde %0'dan yükselerek, sırasıyla %70 ve %90'a ulaştığını belirlemek abartı olmayacaktır. Ancak 50 yılı aşkın bir sürede ulaşılan bu oranlar, niceliksel artışlar şehir planlama alanı ve mesleği için bir başarı öyküsünü mü anlatmaktadır?

Yukarıda anlatılanlar hep nicelik artışlarıdır. Şehir plancılarının her alandaki nicelik artışı bir nitelik artışı, bir sıçrama oluşturmuş mudur? Bu bildirinin temel konusu bu nicelik artışının bir nitelik değişimi getirip getirmediği ve mesleğimizin ilgi ve üretim alanı olan planlar ile kentlerin durumuna ilişkin bir muhasebe yapmaktır. Bugün ülkede “şehir plancısı” lisans diploması olan 10.000'i aşkın kişi var iken ve mesleki her alanda etkin olan ve yetkili konumlarda bulunan meslektaşlarımız var iken şehirler niçin bu denli “kötü” durumda? Şehir planlama bu konuda neden başarısız? Bu kötülük ve başarısızlıkta “şehir planlama”nın ve şehir plancılarının rolü ne kadar? Kuşkusuz, şehir plancılarının ve “şehir planlama”nın bu kötülükte hiçbir payı yok diyecek kimse olamaz. Ancak, bu pay ne kadar ve bu kötü gidişin nedenleri nelerdir; kötü gidiş mevcut gidişat ve yaklaşımlarla durdurulabilecek mi; sorumlular kimlerdir, vb. soruların yanıtlarını arayarak bu muhasebeyi yapmak gerekiyor.

Bu bildiride alt ölçekli planlar yapılırken ve uygulanırken fiilen geçersiz kılınan ve şehirler üzerinde birçok açıdan etkisiz ve aslında imar planlarından pek de farkı olmayan üst ölçekli planlar konusunu tartışmayı dağıtmamak adına değerlendirme dışı bırakıyorum. Konuyu, mesleğimizin birincil ilgi alanı olan şehirle ve onu şekillendiren “imar planları” (uygulama ve nazım) ile sınırlıyorum. Kuramsal olarak ne ad yakıştırırsak yakıştıralım, ülkemize özgü, kapsamı, biçimi ve yöntemi yasa ve yönetmeliklerle belirlenmiş, kısıtlanmış bir “imar planlama” süreci şehirlerimizi ve mesleğimizi şekillendiriyor. Bu şekillendirme öyle bir boyuta vardı ki; şehir planlama eğitimi de fiilen bir imar planlama eğitimine dönüştü. O kadar ki; öğrenci projeleri bile yasayla tanımlanan gösterim esaslarıyla yapılır oldu. Üniversiteler, imar plancısı ve emlakçı yetiştiren meslek yüksek okulları haline geldi.

Şehirleri planlamak, planlı, yaşanabilir, sürdürülebilir, insani ihtiyaçları karşılayan, mekânın orada yaşayanlara huzur ve keyif verdiği, hizmetlerin eşitçe erişilebilir olduğu, kent yoksulları ve mülksüzlerin ihmal edilmediği, rantın değil, rasyonel aklın ve bilimsel-teknik bilginin yön verdiği şehirler oluşturmak konusunda Türkiye en başarısız örneklerden biri oldu. Bu başarısızlığa dışsal birçok sebep sayılabilir. En başta kentsel toprak üzerindeki özel mülkiyet ve bu mülklerde oluşan rantın nerdeyse tamamının arsa sahiplerine gittiği bir yasal sistem ve mülkiyet düzeni geliyor. Sonrası buna bağlı karar mekanizmalarının ve rant gelirlerinin de bir payandası olduğu sosyo-ekonomik sistem, kısaca bize özgü bir kapitalizm. Bu bildirinin konusu ise “şehir planlama” öğretisinin, mesleki konumuz olan planların ve şehir plancılarının bu başarısızlıktaki etkilerini, payını irdelemek olmalıdır. Zira bizim düzeltebileceğimiz, düzeltilebilmesine önayak olabileceğimiz, toplumsal bilince kazandırabileceğimiz kısım burasıdır. Bu çabaya girişmek için önce zorunlu bir kabulle başlamak gerekiyor; Başarısız olduk! Türkiye'deki “şehir planlama” üstüne düşeni yapamadı, yapamıyor! Yanlışlarda ısrar etmek, dışsal faktörleri suçlu ilan ederek bu yanlışlardan azade tutulmak doğru değildir, bilimsel değildir.

Şehirlerinin mekânsal gelişimini belirlemek, yönlendirmek adına “imar planları” adı verilen ve kentin 15-20 yıl sonrasına ilişkin öngörü ve hayalimizi yansıtan iki boyutlu renkli bir resim çiziyoruz. Bunun önünde yazıldıktan sonra gerek plan aşamasında gerekse sonrasında kimsenin sayfasını açmadığı, standart formatta etüt-araştırma adında usulden bir rapor hazırlıyoruz. Bir de plan notları, plan hükümleri, plan kararları adı altında pek çoğu zaten yasa ve yönetmeliklerde de olan hususlar ile standart gösterim teknikleri nedeniyle çizimlerde gösteremediğimiz hususları ve de yapılaşmaya ilişkin kısıtları ya da planının kısıtlılıklarını aşacak hususları yazdığımız, nedense bu birçok farklı başlık altında toplanmış yazılardan oluşan formatı da kattığımız bu bütüne PLAN adını vererek mesleğimizi icra ediyoruz. Ancak bütün bunlar yani 15-20 yıllık öngörüler, planlar hayata bir türlü geçemiyor. Sürekli olarak plan değişiklikleri, ilave planlar, revizyon planları ile yap boz, yeniden yap boz halleriyle oyalanılıyor.

Şehirlerin imar planları onları mamurlaştırmadı. Aksine sürekli yıkılıp, yapılan, yarı imarlaşmış, makroformsuz bir şekilde her yöne salkım saçak genişleyen, bu saçaklanma ve genişleme nedeniyle işletme maliyeti normalin 3-5 katı olduğundan bir türlü yeterli hizmet alamayan, sosyal ve teknik altyapısı asla yeterli düzeylere ulaşamayan, uydurma da olsa projeksiyon nüfuslarının birkaç katı alanı imara açılmış, buna rağmen konut fiyatları ve kiraları bir türlü makul seviyelere inmeyen, mülksüzler, kent yoksulları ve dar gelirlilere asla uygun çözümler sunamayan, ucube yapılarla dolu, idari binaları sürekli yer değiştiren, merkezleri işlevlerini kaybedip, çöküntü alanlarına dönüşen, ideal anlamıyla bir şehir olamayan, bina yığınlarıyla dolu, insan değil otomobil öncelikli tasarlanmış, en küçük yerleşimleri bile erişilebilir olmaktan çıkmış, çirkin yerleşim alanları oluştu.

Sit alanları koruma planları ise koruduklarını iddia ettikleri kentsel sit alanlarını, 50 yıl içerisinde harbelerle dolu çöküntü alanlarına dönüştürdü. Korunan kentsel sit alanlarındaki bahçeler, eskiyi taklit eden yeni binalarla doldu, kentlerin tarihi dokuları kayboldu, kadim parsel izleri ifraz, tevhit ve terklerle yok oldu. Korunan binalar korunamadı ve yıkıldı. Konut alanlarının içindeki yaşamlar ve yaşanmışlıklar yok oldu. Eski sahipleri kentsel sit alanlarını terk etti. Koruma ve yenileme için turizm dışında bir çözüm geliştirilemedi; konut alanları pansiyonlar, oteller, kafeler bölgelerine evrildi. Korunan değerin ne olduğu unutuldu. Kültürel değerin sadece yapı kültüründen ibaret olduğunu sanan bir anlayışla yapıldı planlar. Kentsel sitler, harabe kentler oldular.

İmar planı denen iki boyutlu resimler asla bir plan olamadılar. Olamazlardı da. İçerisinde zaman boyutu olmayan bir tasvire, projeye plan demek haksızlıktı. İmar planı yapım süreci tamamlanıp da onu hayata geçirecek idareye teslim edildiğinde içerisinde t1., t2., t3., ... tn yılda, ayda, günde ne yapılacağına ilişkin hiçbir bilgi olmadığından, o tasarımın, tasvirin gerçekleşmesini, hayat geçmesini beklemek saflık olurdu. İmar planları, zaman boyutu içermediği için asla gerçek bir plan olamadı. Eksiklikleri sadece zaman boyutu değildir. 15-20 Yıllık bir süreçte gerçekleşecek bir projenin 15-20 yıllık bir ekonomik, kaynak-bütçe planlamasının da gerçekçi bir biçimde hazırlanması ve yaptırımlı uygulama esaslarının olması gerekirdi. Zaman boyutu ve ekonomik boyutu olmayan tasvirlere, resimlere plan adını vererek kendimizi kandırdık. İmar planları, Türkiye'nin şehirleri, şehirleşmesi için gerçek bir çare-yöntem değildi, olamadı.

 18.07.2021

Planlamanın Birikimi, Zemini ve Ufku Temalı 9. Türkiye Şehircilik Kongresi için hazırlanmış bildiri özetidir. 

Bildiri kongrede sunulabilseydi aşağıdaki başlıkları tartışacaktı.

● ÇİRKİN ŞEHİRLER 

● KÖTÜ PLANLAR 

● ÇÖKMÜŞ KURAM 

● HATALI EĞİTİM POLİTİKALARI 

● TÜKENMİŞ MESLEK 

● ÇARESİZ PLANCILAR 

● TUTARSIZ MEVZUAT 

● RANTÇI SİYASET 

● BİLGİSİZ- BİLİNÇSİZ İDARE 

● UYGULANAMAYAN PLANLAR 

● ŞAŞKIN HALK 

● PLANLAMANIN MEŞRUİYETİ

TÜRKİYE'DE KENTSEL SİT KORUMACILIĞININ BAŞARISIZLIĞI!

KENTSEL SİT ALANLARINDA KORUMACILIK
YANLIŞLARI, YALANLARI, YIKIMLARI


Ülkemizde kentsel sit korumacılığı her yönüyle başarısız olmuştur.  Son 50 yılın uygulama sonuçlarına bakarsak; Sit kararı alınan kentsel alanlar, büyük ölçüde yıkılmış, korunmaya çalışılan binalar harabeye dönüşmüş, sit alanlarında koruma kararı alındığı zamanda orada yaşayanlar, o kültürü temsil edenler, o alanları terk etmek zorunda kalmış, yapılar işlev değiştirmiş, sit alanı kaçak yapılaşma ile zedelenmiş, yani kentsel ve kültürel doku tümüyle bozulmuş durumdadır.

Koruma mevzuatı ve uygulaması en başta temelden bir yanlışı içermektedir. Devlet adına Yasa’dan aldığı güçle herhangi bir koruma kurulu bir kent bölgesini ya da bir şehri tümden tarihi ve/veya kültürel varlık olarak belirleyip SİT alanı ilan edebilmektedir. Yani kişilerin konutları, işyerleri, arsa ve arazileri üzerindeki tasarruflarını kısıtlamaktadır. Kısıtlılığı toplumun yani kamunun ortak genel menfaati adına yapmaktadır. Ancak bu kısıtlılık nedeniyle mülk sahibinin veya o kent alanında yaşayanların bu kısıtlılıktan doğan zararlarına ilişkin hiçbir çözüm de sunmamaktadır.

Konuyu biraz da karikatürize ederek basitçe açıklamak istersek, süreç şöyle cereyan ediyor; Örneğin kişinin bir şekilde mülkiyetinde olan bir tarihi yapı sonsuz bir süre için koruma altına alındığında, o yapıyı kullanan kişinin yapısını onarması, yenilemesi, yenilenemeyecek hale gelmişse veya güncel yaşamın ihtiyaçlarını artık karşılayamıyorsa yeniden yapılması gerekiyorsa bütün bunları SİT alanı dışındaki herhangi bir mülke göre çok yüksek bir zaman ve para maliyetiyle ve de uzun bürokratik süreçlerle yapması gerekiyor.  Yani devlet koruma kararı alıyor ama koruma işini bütün yükümlülük ve külfetiyle vatandaşa bırakıyor. Bu ister istemez bir cezalandırmaya dönüşüyor. Sit alanlarında yaşayanların “koruma” kararlarına inançsızlıklarının oluşmasında temelinde bu gerçeklik var.

Eğer korunması gereken varlık, toplumsal (kamusal) bir değer ise korumanın, korunanı yaşatmanın maliyeti de toplumsal kaynaktan karşılanmalıdır. Yani herhangi bir mülk sahibine; senin yapın çok güzel, tarihi ve kültürel değeri var, bu yüz, iki yüz yıllık yapıyı korumak ve düzenli bakımını yapmak, içindeki yaşamı sürdürmek, işlevini korumak çok önemlidir ve yaşamak için güncel yaşamın gerektirdiği bazı konfor unsurlarından da mahrum kalmak zorundasın veya bu çağdaş konfor düzeyini sağlayabilmek için gereken ek maliyetleri de sen karşılamak zorundasın ve komşu mahallede sit alanı olmayan yerdeki mülk sahibi 2 katlı evini 8 katlı apartmana dönüştürmüş olsa da sen bu yapının yerine yıkılsa bile başka bir şey yaptıramazsın ve eskisini taklit ederek aynısını yaptırmak zorundasın denildiğinde; tüm bunların, makul ölçülerde manevi ve maddi tazmini gereklidir. Bu olmaksızın alınan kentsel sit kararları hep korumacıların kendilerini ve toplumu aldatmalarından ibaret kaldı.

Ülkedeki “kentsel sit alanı korumacılığının” başlıca beş pratik sonucu ortaya çıkıyor;

1.      Konut alanlarını fiilen ve plansız bir şekilde, başka bir çözüm yokmuşçasına turizm alanlarına dönüştürme (MEKÂNSAL BOZULMA),

2.      Mevcut kullanıcıları alandan uzaklaştırıp, yeni üst gelir grubu kullanıcılara devir (SOYLULAŞTIRMA),

3.      Yapıların yıkılması, harap olması, eskiye benzeterek yeniden yapılması (TAKLİTÇİLİK, -MIŞ GİBİ YAPMA),

4.      Korunan alan büyük olduğunda yüzlerce, yıkılmış, terkedilmiş bina, harabe, çöplük oluşturma (ÇÖKÜNTÜ, YIKIM),

5.      Koruma planı adı altında, yeni imar hakları oluşturularak, kentsel boş alanların, konut bahçelerinin imara açılarak, kadastral izlerin silinmesi ve yoğun yapılaşma (DOKU BOZULMASI).

Koruma kurulları plan kararlarını tanımıyor. Konut alanlarına turistik tesis yapılacak şekilde proje onayları veriyor.

Koruma Kurulları, onayladıkları planları her kararlarıyla bozmakta beis görmüyor. Sürekli plan değişikliklerini, kullanım değişikliklerini, bozulmayı onaylıyor.

Koruma Kurullarının aldığı kararların içerisindeki, tescilden düşürme, derece düşürme kararlarının çokluğu kurulların ne kadar korumacı olduğunu tartışılır yapıyor.

Kurullar, şikâyet olmadıkça koruma alanlarını denetlemiyor.

Daha onlarca durum yazılabilir…


KENT TOPRAĞINDA ÖZEL MÜLKİYET VARSA GERÇEKTE PLANLAMA YOKTUR!

 RANT İÇİN PLANLAMA!

Herkesin diline pelesenk olmuş ama içeriği, kaynağı, nedeni, nereden, nasıl oluştuğu çoğunluk tarafından pek bilinmeyen rant (arsa- toprak rantı) kavramının temelinde (özel-kişisel) mülkiyet kavramının yattığı da pek bilinmez. Neredeyse herkes, şehirleşme ve imar nedeniyle oluşan rant kendisine yarıyorsa pek bir heveslenir ama (bazı durumlarda) başka bireylere yönelik büyük ölçekli, afişe edilmiş ranta da karşı çıkar, tepki gösterir.

Arsaya yatırım yapmak, yatırım amaçlı konut, işyeri almak, sahip olunan herhangi bir taşınmazın ilerde değerleneceğini beklemek, bu değer artışlarından yararlanmak, arazinin, tarlanın imar (planı) alanına alınmasını ummak, dilemek, imar planındaki yapılaşma miktarı artışı yoluyla değerlenme beklentisi topluma egemendir. Bunların doğal ve normal olduğu algısı nerdeyse herkes tarafından kanıksandığı için “rant” konusunda ve kent planlamada köktenci ve gerçek çözümler üretmek sistem içerisinde imkânsızdır.

 Kısaca ve özetle; rant, kentin nüfus büyüklüğüne (ve de nüfus artışı oranına) ve arsanın kentteki konumuna (merkeze, vb. noktalara uzaklığı ve yakınlığına) bağlı olarak değişik miktarlarda kendiliğinden oluşan değer arışıdır. İmar planları da bu değeri yasal biçime sokar ve sonuçta hangi mülk sahibine (parsele) ne oranda (birim yapılaşma yoğunluğu ile) yöneleceğine karar verir.

İmar planı kararlarıyla oluşan “kamusal” alanlar (yol, park, okul, sağlık vb. donatılar) da belirli parsellerdeki rantın yoğunlaşmasına ve değer artışına neden olur. Kent toprağında özel mülkiyet söz konusu ise ve yasal zemin, orada oluşan değer (yapılaşma yoğunluğu) artışının (arsa rantının) mülk sahibi (özel-tüzel) kişiye ait olduğu şeklinde ise, imar planları asla bir “kamusal” düzenleme olamazlar. Bu koşullardaki imar düzenlemeleri, temelde, oluşan arsa rantının mülk sahibine en faydalı şekilde (tüm teknik ve sosyal donatıları sağlanarak) yönlendirilmesinin bir aracıdırlar.

İmar planları, teknik olarak, kentin işleyişinin düzgün olması, kentte yaşayan insanların gündelik yaşamının iyileştirilmesi, bireylerin tüm donatı alanlarına “sahip” olmasını ve erişebilmesini sağlayarak “kamusal” bir "meşruiyet" kazanırlar. İmar mevzuatı da bunun sağlayıcısı ve aracısıdır.

İmar planlarında mülksüzler ve kent yoksulları yasal zeminde ve uygulamada yokturlar.  Plancıların zihninde de yokturlar çünkü onlar, planın nesnesi olan arazilerde, çizim paftalarında arsa ve mülkleri olmadığı için yokturlar. İmar planına olmayan bir mülkiyet (arazi-arsa) için bir şey çizilemez.

Kent topraklarında (plan alanlarında) özel mülkiyet kaldırıldığında bütün alan kentte yaşayan, yaşayacak herkesin olacağından, planlar da tüm bireylere hizmet edecektir. Arsa rantı (tüm topluma ait olacağından) fiilen yok olacaktır. O zaman gerçekten şehir planlama var olacaktır. O zaman planlar gerçekten kamusal amaçlı (halk için) olacaktır.