KENTSEL SİT ALANLARINDA KORUMACILIK
YANLIŞLARI, YALANLARI, YIKIMLARI
Koruma
mevzuatı ve uygulaması en başta temelden bir yanlışı içermektedir. Devlet adına
Yasa’dan aldığı güçle herhangi bir koruma kurulu bir kent bölgesini ya da bir
şehri tümden tarihi ve/veya kültürel varlık olarak belirleyip SİT alanı ilan
edebilmektedir. Yani kişilerin konutları, işyerleri, arsa ve arazileri
üzerindeki tasarruflarını kısıtlamaktadır. Kısıtlılığı toplumun yani kamunun
ortak genel menfaati adına yapmaktadır. Ancak bu kısıtlılık nedeniyle mülk
sahibinin veya o kent alanında yaşayanların bu kısıtlılıktan doğan zararlarına
ilişkin hiçbir çözüm de sunmamaktadır.
Konuyu biraz
da karikatürize ederek basitçe açıklamak istersek, süreç şöyle cereyan ediyor;
Örneğin kişinin bir şekilde mülkiyetinde olan bir tarihi yapı sonsuz bir süre
için koruma altına alındığında, o yapıyı kullanan kişinin yapısını onarması,
yenilemesi, yenilenemeyecek hale gelmişse veya güncel yaşamın ihtiyaçlarını
artık karşılayamıyorsa yeniden yapılması gerekiyorsa bütün bunları SİT alanı
dışındaki herhangi bir mülke göre çok yüksek bir zaman ve para maliyetiyle ve
de uzun bürokratik süreçlerle yapması gerekiyor. Yani devlet koruma kararı alıyor ama koruma
işini bütün yükümlülük ve külfetiyle vatandaşa bırakıyor. Bu ister istemez bir
cezalandırmaya dönüşüyor. Sit alanlarında yaşayanların “koruma” kararlarına
inançsızlıklarının oluşmasında temelinde bu gerçeklik var.
Eğer
korunması gereken varlık, toplumsal (kamusal) bir değer ise korumanın, korunanı
yaşatmanın maliyeti de toplumsal kaynaktan karşılanmalıdır. Yani herhangi bir
mülk sahibine; senin yapın çok güzel, tarihi ve kültürel değeri var, bu yüz,
iki yüz yıllık yapıyı korumak ve düzenli bakımını yapmak, içindeki yaşamı
sürdürmek, işlevini korumak çok önemlidir ve yaşamak için güncel yaşamın
gerektirdiği bazı konfor unsurlarından da mahrum kalmak zorundasın veya bu
çağdaş konfor düzeyini sağlayabilmek için gereken ek maliyetleri de sen
karşılamak zorundasın ve komşu mahallede sit alanı olmayan yerdeki mülk sahibi
2 katlı evini 8 katlı apartmana dönüştürmüş olsa da sen bu yapının yerine yıkılsa
bile başka bir şey yaptıramazsın ve eskisini taklit ederek aynısını yaptırmak
zorundasın denildiğinde; tüm bunların, makul ölçülerde manevi ve maddi tazmini
gereklidir. Bu olmaksızın alınan kentsel sit kararları hep korumacıların
kendilerini ve toplumu aldatmalarından ibaret kaldı.
Ülkedeki
“kentsel sit alanı korumacılığının” başlıca beş pratik sonucu ortaya çıkıyor;
1. Konut alanlarını fiilen ve plansız bir şekilde, başka bir çözüm
yokmuşçasına turizm alanlarına dönüştürme (MEKÂNSAL BOZULMA),
2. Mevcut kullanıcıları alandan uzaklaştırıp, yeni üst gelir grubu
kullanıcılara devir (SOYLULAŞTIRMA),
3. Yapıların yıkılması, harap olması, eskiye benzeterek yeniden
yapılması (TAKLİTÇİLİK, -MIŞ GİBİ YAPMA),
4. Korunan alan büyük olduğunda yüzlerce, yıkılmış, terkedilmiş bina,
harabe, çöplük oluşturma (ÇÖKÜNTÜ, YIKIM),
5.
Koruma planı
adı altında, yeni imar hakları oluşturularak, kentsel boş alanların, konut bahçelerinin
imara açılarak, kadastral izlerin silinmesi ve yoğun yapılaşma (DOKU
BOZULMASI).
Koruma
kurulları plan kararlarını tanımıyor. Konut alanlarına turistik tesis yapılacak
şekilde proje onayları veriyor.
Koruma
Kurulları, onayladıkları planları her kararlarıyla bozmakta beis görmüyor.
Sürekli plan değişikliklerini, kullanım değişikliklerini, bozulmayı onaylıyor.
Koruma
Kurullarının aldığı kararların içerisindeki, tescilden düşürme, derece düşürme
kararlarının çokluğu kurulların ne kadar korumacı olduğunu tartışılır yapıyor.
Kurullar,
şikâyet olmadıkça koruma alanlarını denetlemiyor.
Daha onlarca
durum yazılabilir…