Şehir Planı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şehir Planı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

TÜRKİYE'DE KENTSEL SİT KORUMACILIĞININ BAŞARISIZLIĞI!

KENTSEL SİT ALANLARINDA KORUMACILIK
YANLIŞLARI, YALANLARI, YIKIMLARI


Ülkemizde kentsel sit korumacılığı her yönüyle başarısız olmuştur.  Son 50 yılın uygulama sonuçlarına bakarsak; Sit kararı alınan kentsel alanlar, büyük ölçüde yıkılmış, korunmaya çalışılan binalar harabeye dönüşmüş, sit alanlarında koruma kararı alındığı zamanda orada yaşayanlar, o kültürü temsil edenler, o alanları terk etmek zorunda kalmış, yapılar işlev değiştirmiş, sit alanı kaçak yapılaşma ile zedelenmiş, yani kentsel ve kültürel doku tümüyle bozulmuş durumdadır.

Koruma mevzuatı ve uygulaması en başta temelden bir yanlışı içermektedir. Devlet adına Yasa’dan aldığı güçle herhangi bir koruma kurulu bir kent bölgesini ya da bir şehri tümden tarihi ve/veya kültürel varlık olarak belirleyip SİT alanı ilan edebilmektedir. Yani kişilerin konutları, işyerleri, arsa ve arazileri üzerindeki tasarruflarını kısıtlamaktadır. Kısıtlılığı toplumun yani kamunun ortak genel menfaati adına yapmaktadır. Ancak bu kısıtlılık nedeniyle mülk sahibinin veya o kent alanında yaşayanların bu kısıtlılıktan doğan zararlarına ilişkin hiçbir çözüm de sunmamaktadır.

Konuyu biraz da karikatürize ederek basitçe açıklamak istersek, süreç şöyle cereyan ediyor; Örneğin kişinin bir şekilde mülkiyetinde olan bir tarihi yapı sonsuz bir süre için koruma altına alındığında, o yapıyı kullanan kişinin yapısını onarması, yenilemesi, yenilenemeyecek hale gelmişse veya güncel yaşamın ihtiyaçlarını artık karşılayamıyorsa yeniden yapılması gerekiyorsa bütün bunları SİT alanı dışındaki herhangi bir mülke göre çok yüksek bir zaman ve para maliyetiyle ve de uzun bürokratik süreçlerle yapması gerekiyor.  Yani devlet koruma kararı alıyor ama koruma işini bütün yükümlülük ve külfetiyle vatandaşa bırakıyor. Bu ister istemez bir cezalandırmaya dönüşüyor. Sit alanlarında yaşayanların “koruma” kararlarına inançsızlıklarının oluşmasında temelinde bu gerçeklik var.

Eğer korunması gereken varlık, toplumsal (kamusal) bir değer ise korumanın, korunanı yaşatmanın maliyeti de toplumsal kaynaktan karşılanmalıdır. Yani herhangi bir mülk sahibine; senin yapın çok güzel, tarihi ve kültürel değeri var, bu yüz, iki yüz yıllık yapıyı korumak ve düzenli bakımını yapmak, içindeki yaşamı sürdürmek, işlevini korumak çok önemlidir ve yaşamak için güncel yaşamın gerektirdiği bazı konfor unsurlarından da mahrum kalmak zorundasın veya bu çağdaş konfor düzeyini sağlayabilmek için gereken ek maliyetleri de sen karşılamak zorundasın ve komşu mahallede sit alanı olmayan yerdeki mülk sahibi 2 katlı evini 8 katlı apartmana dönüştürmüş olsa da sen bu yapının yerine yıkılsa bile başka bir şey yaptıramazsın ve eskisini taklit ederek aynısını yaptırmak zorundasın denildiğinde; tüm bunların, makul ölçülerde manevi ve maddi tazmini gereklidir. Bu olmaksızın alınan kentsel sit kararları hep korumacıların kendilerini ve toplumu aldatmalarından ibaret kaldı.

Ülkedeki “kentsel sit alanı korumacılığının” başlıca beş pratik sonucu ortaya çıkıyor;

1.      Konut alanlarını fiilen ve plansız bir şekilde, başka bir çözüm yokmuşçasına turizm alanlarına dönüştürme (MEKÂNSAL BOZULMA),

2.      Mevcut kullanıcıları alandan uzaklaştırıp, yeni üst gelir grubu kullanıcılara devir (SOYLULAŞTIRMA),

3.      Yapıların yıkılması, harap olması, eskiye benzeterek yeniden yapılması (TAKLİTÇİLİK, -MIŞ GİBİ YAPMA),

4.      Korunan alan büyük olduğunda yüzlerce, yıkılmış, terkedilmiş bina, harabe, çöplük oluşturma (ÇÖKÜNTÜ, YIKIM),

5.      Koruma planı adı altında, yeni imar hakları oluşturularak, kentsel boş alanların, konut bahçelerinin imara açılarak, kadastral izlerin silinmesi ve yoğun yapılaşma (DOKU BOZULMASI).

Koruma kurulları plan kararlarını tanımıyor. Konut alanlarına turistik tesis yapılacak şekilde proje onayları veriyor.

Koruma Kurulları, onayladıkları planları her kararlarıyla bozmakta beis görmüyor. Sürekli plan değişikliklerini, kullanım değişikliklerini, bozulmayı onaylıyor.

Koruma Kurullarının aldığı kararların içerisindeki, tescilden düşürme, derece düşürme kararlarının çokluğu kurulların ne kadar korumacı olduğunu tartışılır yapıyor.

Kurullar, şikâyet olmadıkça koruma alanlarını denetlemiyor.

Daha onlarca durum yazılabilir…


KENT TOPRAĞINDA ÖZEL MÜLKİYET VARSA GERÇEKTE PLANLAMA YOKTUR!

 RANT İÇİN PLANLAMA!

Herkesin diline pelesenk olmuş ama içeriği, kaynağı, nedeni, nereden, nasıl oluştuğu çoğunluk tarafından pek bilinmeyen rant (arsa- toprak rantı) kavramının temelinde (özel-kişisel) mülkiyet kavramının yattığı da pek bilinmez. Neredeyse herkes, şehirleşme ve imar nedeniyle oluşan rant kendisine yarıyorsa pek bir heveslenir ama (bazı durumlarda) başka bireylere yönelik büyük ölçekli, afişe edilmiş ranta da karşı çıkar, tepki gösterir.

Arsaya yatırım yapmak, yatırım amaçlı konut, işyeri almak, sahip olunan herhangi bir taşınmazın ilerde değerleneceğini beklemek, bu değer artışlarından yararlanmak, arazinin, tarlanın imar (planı) alanına alınmasını ummak, dilemek, imar planındaki yapılaşma miktarı artışı yoluyla değerlenme beklentisi topluma egemendir. Bunların doğal ve normal olduğu algısı nerdeyse herkes tarafından kanıksandığı için “rant” konusunda ve kent planlamada köktenci ve gerçek çözümler üretmek sistem içerisinde imkânsızdır.

 Kısaca ve özetle; rant, kentin nüfus büyüklüğüne (ve de nüfus artışı oranına) ve arsanın kentteki konumuna (merkeze, vb. noktalara uzaklığı ve yakınlığına) bağlı olarak değişik miktarlarda kendiliğinden oluşan değer arışıdır. İmar planları da bu değeri yasal biçime sokar ve sonuçta hangi mülk sahibine (parsele) ne oranda (birim yapılaşma yoğunluğu ile) yöneleceğine karar verir.

İmar planı kararlarıyla oluşan “kamusal” alanlar (yol, park, okul, sağlık vb. donatılar) da belirli parsellerdeki rantın yoğunlaşmasına ve değer artışına neden olur. Kent toprağında özel mülkiyet söz konusu ise ve yasal zemin, orada oluşan değer (yapılaşma yoğunluğu) artışının (arsa rantının) mülk sahibi (özel-tüzel) kişiye ait olduğu şeklinde ise, imar planları asla bir “kamusal” düzenleme olamazlar. Bu koşullardaki imar düzenlemeleri, temelde, oluşan arsa rantının mülk sahibine en faydalı şekilde (tüm teknik ve sosyal donatıları sağlanarak) yönlendirilmesinin bir aracıdırlar.

İmar planları, teknik olarak, kentin işleyişinin düzgün olması, kentte yaşayan insanların gündelik yaşamının iyileştirilmesi, bireylerin tüm donatı alanlarına “sahip” olmasını ve erişebilmesini sağlayarak “kamusal” bir "meşruiyet" kazanırlar. İmar mevzuatı da bunun sağlayıcısı ve aracısıdır.

İmar planlarında mülksüzler ve kent yoksulları yasal zeminde ve uygulamada yokturlar.  Plancıların zihninde de yokturlar çünkü onlar, planın nesnesi olan arazilerde, çizim paftalarında arsa ve mülkleri olmadığı için yokturlar. İmar planına olmayan bir mülkiyet (arazi-arsa) için bir şey çizilemez.

Kent topraklarında (plan alanlarında) özel mülkiyet kaldırıldığında bütün alan kentte yaşayan, yaşayacak herkesin olacağından, planlar da tüm bireylere hizmet edecektir. Arsa rantı (tüm topluma ait olacağından) fiilen yok olacaktır. O zaman gerçekten şehir planlama var olacaktır. O zaman planlar gerçekten kamusal amaçlı (halk için) olacaktır.