Kent etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kent etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KENT, PLANLAMA ve İŞÇİLER, EMEKÇİLER...

 EMEKÇİYİ, YOKSULU GÖREMEYEN KENT PLANLARI

Tarihi, kazananların yazdığı gibi; kenti de kentin egemenleri yani kazananları tanımladı. Kentin, kent planlamanın kuramını da egemen ideoloji belirledi, belirliyor. Kuram, onu kurana hizmet eder.

Kentlerimiz de kapitalizm çağında, egemenlere, burjuvaziye, mülkiyete, sermayeye hizmet edecek şekilde kurgulanıyor. Mevcut tüm kent planlama kuramları da kapitalist ideolojinin ürünüdürler ve kapitalistlere, kapitalizme hizmet ederler.

Kentleri analiz ederken, planlarken, kapitalizm yokmuş, mülkiyet ve mülksüzler yokmuş, sınıflar yokmuş, kentin sınıf ve zümrelere karşı bir durumu yokmuş gibi bakamayız, bakmamalıyız. Sınıfsal konumundan bağımsız tekil bir “kentli” yoktur olamaz. Her ne kadar akademik dil homojen bir “kentli” varmış gibi düşünüp, davransa da kentliler de sınıfsal konumlarına göre ayrışırlar.

Kapitalist kent, kent yaşamı, kent kuramı ve kent planlaması da işçi-emekçi sınıfı yokmuş, onların gereksinimleri, beklentileri yokmuş gibi davranır. Homojen, tek tip bir “kentli” kitlesi varmış gibi analizler yapılır, kararlar üretilir. Kente yaşamaya çabalayan, mülksüzler, işçiler, işsizler, evsizler için kentte ve kent planlamada bir çözüm üretilmez, üretilemez...  Sınıf farkı ve sömürü kentlerde de devam eder.

 Kentin Planları ve Emekçiler;

Plan, meşruiyetini sağlamak için; ihtiyacı en çok olanın sorunlarına öncelik vermelidir.

Bugün kent planları, fiilen arsa sahiplerini ihya etmek için yapılır. Planlarda mülksüzler yoktur. Planlar için sunulan, anlatılan diğer bütün iyi ve güzel özellikler bu acı pastanın kremasıdır. Ülkemizde ve genelde kapitalist toplumda kentsel arsada özel mülkiyet sorunu çözülmeden işçi-emekçinin özellikle de mülksüzlerin kentte yaşamaya ilişkin sorunları çözülemez. Günümüzde “planlı kentleşme” bir aldatmacadan öteye gidemiyor!

Kentin planlanmasında ve örgütlenmesinde; ihmal edilen başlıca işçi-emekçi gereksinimleri;

  • Ulaşımın maliyeti (zaman ve para),
  • Konut edinebilme ve konuta erişim.

Kent planlamanın başlıca konusu olması gerekenler;

  • İşçi-emekçinin konut sorunu,  
  • İşçi-emekçinin ulaşım sorunu.

Kenti yaşanabilir kılmak için elbette plan gereklidir.  Planları da halk yararına (işçiden-emekçiden-mülksüzlerden yana) yapmak daha çok gereklidir.

Doğru, yani “işçilerden, emekçiden, mülksüzlerden yana” bir kent planlamada;

En azından,

  • Sanayi-üretim alanları ile çalışanların konut alanları birlikte çözülmeli, tasarlanmalı,
  • Tüm kentsel hizmetlere eşit ve tam erişim sağlanmalı,
  • İşçi-emekçilere (işe erişim süresi kısaltılarak ve kentsel servisleri kent geneline yayarak, pozitif ayrımcılıkla) boş zaman değerlendirme olanakları sağlanmalıdır.

Bugün için sistem dahilinde bir talep olarak; sanayi-üretim alanı yatırımları içerisinde mutlaka konut yatırımının da olması istenmelidir. Kapitalist sistemde işçinin-emekçinin konut sorununu patronların sorunu haline getirmek gerekir. Patronsuz sistemde de çözüm; sanayi-konut alanı bütünlüğü olmalı...

Günümüzün Kentlerinde Planlama ve Kentin Gelişmesi Nasıl Seyrediyor?

Yaygın, saçaklanmış veya ışınsal, doğrusal olarak genişlemiş kent gelişmesinin işçi-emekçi yaşamına etkileri kapitalist kentte olumsuzdur. Ülkemizdeki tüm kentsel gelişmeler ne yazık ki bu şekilde olmaktadır. Mevcut planlama kuramı ve pratiği kentleri sürekli olarak aşırı büyütme, genişletme üzerinedir.

Kent, boşluklar bırakarak ve gereğinden fazla yayıldıkça, aşırı büyüdükçe;

  • Kentin işletme maliyeti artar, hizmet kalitesi düşer. Bundan en çok etkilenen de dar gelirlilerin yaşam alanları olur.
  • Ulaşımın maliyeti ve fiyatı artar. Yük emekçinin ve dar gelirlinin sırtına biner.

Bir çözümmüş gibi sunulan uydu kent – yatakhane kent kavramları da aldatıcıdır. Sorunu çözmek isterken başka sorunları yaratır;

  • Ulaşımın maliyetini artırır,
  • Gettolaştırır,
  • Ayrıştırır,
  • Kenti böler, parçalar,
  • Hizmet kalitesinde ayrımcılık oluşturur...

Örneğin birçok kentteki TOKİ vb. toplu konut uygulamaları...

Sadece konut üretmeye odaklı yaklaşım, diğer sorunları algılamıyor ya da umursamıyor!

 Kentlerde Konut Sorunu ve Planlanmasındaki İşçi-Emekçi Sorunları Nelerdir?

Kapitalist sistem, TOKİ ve diğer Toplu Konutlar (konut sahibi olmak için birikim yapamayan) gerçek ihtiyaç sahibine çözüm üretemiyor. Sadece, zaten piyasadan kendi birikimiyle veya borçlanarak konut edinebileceklere alternatif sunuyor. Üstelik TOKİ vb. girişimler kamusal kaynaklarını en çok ihtiyacı olana (birikim yapamayana sunacakken) üst ve orta gelir grubunun konutu için heba ediyor...

Kitlesel kiralık konut üretimin olmayışı pahalılık yaratıyor. Oysa birkaç yasal düzenleme ile “iyileştirme” sağlanabilir. Kamu, özellikle belediyeler ve sendikalar kitlesel kiralık konut üretimine öncülük edebilirler.

Kötü örgütlenmiş, kötü planlanmış kent konut sorununu büyütür.

  • Kent büyüdükçe kent merkezinde kalan işçi-emekçi mahalleleri çöküntü alanına dönüşür, yeterince hizmet almamaya başlar,
  • Merkezi konumu nedeniyle bu bölgede rant baskısı artar, işçi-emekçi yerinden edilir (“Kentsel Dönüşüm” Aldatmacası),
  • Konut bütçesi kısıtlı olan işçi-emekçi kentin çeperlerine itilir,
  • Yeni gelişim alanlarında ucuz konut arar, bulamaz,
  • Lüks semtlere taşınan kent varlıklılarının eskimiş evlerine yönelir,
  • Kent içinde gereksiz bir sürekli devinim ve mekan değiştirme yaşanır,
  • Kent mekânını benimsemek, kent kültürünün bileşeni olmak giderek azalır,
  • İşçi-emekçi (mahalleleri) kentin, kent kültürünün yabancılaştırılmış unsurları olur,
  • …..

 Kentlerde Ulaşım ve Ulaşımın Planlanmasındaki İşçi-Emekçi Sorunları Nelerdir?

Emekçiler yönünden kentsel ulaşım da bir büyük sorundur. Ulaşımın ZAMAN maliyeti işçinin-emekçinin sırtında görünmez büyük bir yüktür!  Emekçiler günlerini yollarda geçiriyor.  Kentin büyüklüğüne ve ulaşım sistemine göre ortalama 3 ile 5 saat yolda geçiyor. Zamanın bedeli yok sayılıyor.

Ulaşım parasal bedeli de işçi-emekçi için katlanarak artan bir sorundur. Toplu taşımaya mahkûm olan emekçiler bu sistemde acımasızca sömürülürler. Belediyelerin popülist indirimleri ve bedava taşımasının parasal yükü emekçinin sırtındadır.  Devletten maaş alan birçok kamu görevlisini indirimli veya ücretsiz taşıyan kamu taşımacılık sistemi, bilet fiyatı belirlerken maliyetleri ulaşım için tam ücret ödemek zorunda olan işçi-emekçinin üstüne yıkar. Kamu taşımacılığını verimsiz ve zarar eden işletmelere dönüştüren yerel yönetimler, kendi aşırı yüksek maliyeti nedeniyle, kentteki özel taşımacılığa da kendi bilet ücretinin üstünde bir bedel tayin ederek, hem işçi-emekçinin yükünü artırır hem de özel taşımacılara aşırı kar alanı yaratarak, bir rant sistemi oluşturur. Sonuçta politikacı ulaşım ücretleriyle de emekçiyi sömürüyor.

Kötü örgütlenmiş kent ulaşım sorununu büyütür;

  • Aşırı ve gereksiz hareketlilik,
  • Merkezden gelip geçen taşıt trafiğinin artışı,
  • Merkeze erişimde sıkıntı,
  • Trafik yavaşlaması ve zaman sorunu,
  • Otopark sorunları,
  • Katlanarak artan maliyetler, …

Kentlerimizde nitelikli toplu taşıma yoktur

  • Konfor düşüktür (kalabalık, ayakta yolculuk, yetersiz hatlar),
  • Hız yetersizdir (eskimiş araçlar, beklemeler, trafik sıkışıklığı),
  • Tam erişim sağlamaz (evden, işten durağa uzun mesafeler fazladır),
  • Adil ücret politikası yoktur (pahalı işletme, bedava, indirimli taşıma),
  • Sistem özel otomobil önceliklidir (otomobil kafalı belediyeler, plancılar)

 İşçiden- Emekçiden Yana Kent Planlama İçin, Şehir Plancısı Nelere Dikkat Etmeli, Ne Yapmalı?

Yaşanabilir bir kent için öncelikle;

  • Önce; bilimsel, dürüst ve namuslu nüfus projeksiyonları yapılmalı!
  • Kentin taşıma (nüfus) kapasitesini hesaplamalı, büyümeci yaklaşımdan kurtulmalı! (Dış göçlerle büyüyen kentleri engellemeli!)
  • Kent merkezinin taşıma (nüfus-araç) kapasitesini hesaplamalı, merkeze aşırı baskı oluşturacak kararlardan vaz geçmeli!
  • Kentsel yoğunluk kademelenmesi kuramını (Mülksüzleri ve dar gelirlileri gözetecek şekilde) yeniden oluşturmalı!
  • Kentsel hizmetlere her kesimin eşitçe erişebilirliği esas alınmalı!
  • (İş Alanları - Konut arası) ortalama erişilebilirlik süresini en aza indirecek çözümler aramalı!
  • Sanayi-üretim-çalışma alanları ile bütünleşik konut alanları oluşturmalı!
  • ….....

İş güvencesi, iş sürekliliği olmadıkça mevcut sistemde işçinin- emekçinin konut ve ulaşım sorunu sorun katlanarak büyüyor!

Elbette, yeni bir kent planlama kuramı ve anlayışı da geliştirilmelidir.

22.02.2022

TÜRKİYE'DE ŞEHİR PLANLAMA PARADİGMASININ SONU *

PLANLAMA YAKLAŞIMLARI DEĞİŞMELİ Mİ?

Türkiye'de “şehir plancısı” unvanı ile diploma alıp, mesleki yaşama başlayan ilk meslektaşlarımızdan bu yana yaklaşık 60 yıl kadar bir zaman geçti. O günden bugüne şehir planlama lisans eğitimi almış meslektaşlarımızın, kentlerin planlanmasında (imar planı yapım sürecinde) yer alma oranları giderek arttı. Şehir plancıları, başlıca mesleki etkinlik alanı olan imar planlarının serbest şehircilik hizmetinde hakim konuma gelmişlerdir. Aynı şekilde merkezi yönetimin planlama ile ilgili birimlerde de nicelik ve yetkiler açısından da etkili durumdadırlar. Yerel yönetimlerde bazı büyük belediyelerde nicelik ve yetki konusunda etkin olsalar da yüzlerce küçük ve taşra belediyelerinde plancının adı yoktur. Şehir ve bölge planlama bölümü enflasyonuna rağmen akademik personel sayısı içerisinde de şehir plancısı lisans diplomalı akademisyenlerin payı önemlidir. Günümüz için gerek kamuda gerekse özel bürolarda imar planları ve üst ölçekli planların yapım süreçlerinde, şehir planlama lisans eğitimi alarak hizmet üretenlerin etkinlik oranlarının zaman içerisinde %0'dan yükselerek, sırasıyla %70 ve %90'a ulaştığını belirlemek abartı olmayacaktır. Ancak 50 yılı aşkın bir sürede ulaşılan bu oranlar, niceliksel artışlar şehir planlama alanı ve mesleği için bir başarı öyküsünü mü anlatmaktadır?

Yukarıda anlatılanlar hep nicelik artışlarıdır. Şehir plancılarının her alandaki nicelik artışı bir nitelik artışı, bir sıçrama oluşturmuş mudur? Bu bildirinin temel konusu bu nicelik artışının bir nitelik değişimi getirip getirmediği ve mesleğimizin ilgi ve üretim alanı olan planlar ile kentlerin durumuna ilişkin bir muhasebe yapmaktır. Bugün ülkede “şehir plancısı” lisans diploması olan 10.000'i aşkın kişi var iken ve mesleki her alanda etkin olan ve yetkili konumlarda bulunan meslektaşlarımız var iken şehirler niçin bu denli “kötü” durumda? Şehir planlama bu konuda neden başarısız? Bu kötülük ve başarısızlıkta “şehir planlama”nın ve şehir plancılarının rolü ne kadar? Kuşkusuz, şehir plancılarının ve “şehir planlama”nın bu kötülükte hiçbir payı yok diyecek kimse olamaz. Ancak, bu pay ne kadar ve bu kötü gidişin nedenleri nelerdir; kötü gidiş mevcut gidişat ve yaklaşımlarla durdurulabilecek mi; sorumlular kimlerdir, vb. soruların yanıtlarını arayarak bu muhasebeyi yapmak gerekiyor.

Bu bildiride alt ölçekli planlar yapılırken ve uygulanırken fiilen geçersiz kılınan ve şehirler üzerinde birçok açıdan etkisiz ve aslında imar planlarından pek de farkı olmayan üst ölçekli planlar konusunu tartışmayı dağıtmamak adına değerlendirme dışı bırakıyorum. Konuyu, mesleğimizin birincil ilgi alanı olan şehirle ve onu şekillendiren “imar planları” (uygulama ve nazım) ile sınırlıyorum. Kuramsal olarak ne ad yakıştırırsak yakıştıralım, ülkemize özgü, kapsamı, biçimi ve yöntemi yasa ve yönetmeliklerle belirlenmiş, kısıtlanmış bir “imar planlama” süreci şehirlerimizi ve mesleğimizi şekillendiriyor. Bu şekillendirme öyle bir boyuta vardı ki; şehir planlama eğitimi de fiilen bir imar planlama eğitimine dönüştü. O kadar ki; öğrenci projeleri bile yasayla tanımlanan gösterim esaslarıyla yapılır oldu. Üniversiteler, imar plancısı ve emlakçı yetiştiren meslek yüksek okulları haline geldi.

Şehirleri planlamak, planlı, yaşanabilir, sürdürülebilir, insani ihtiyaçları karşılayan, mekânın orada yaşayanlara huzur ve keyif verdiği, hizmetlerin eşitçe erişilebilir olduğu, kent yoksulları ve mülksüzlerin ihmal edilmediği, rantın değil, rasyonel aklın ve bilimsel-teknik bilginin yön verdiği şehirler oluşturmak konusunda Türkiye en başarısız örneklerden biri oldu. Bu başarısızlığa dışsal birçok sebep sayılabilir. En başta kentsel toprak üzerindeki özel mülkiyet ve bu mülklerde oluşan rantın nerdeyse tamamının arsa sahiplerine gittiği bir yasal sistem ve mülkiyet düzeni geliyor. Sonrası buna bağlı karar mekanizmalarının ve rant gelirlerinin de bir payandası olduğu sosyo-ekonomik sistem, kısaca bize özgü bir kapitalizm. Bu bildirinin konusu ise “şehir planlama” öğretisinin, mesleki konumuz olan planların ve şehir plancılarının bu başarısızlıktaki etkilerini, payını irdelemek olmalıdır. Zira bizim düzeltebileceğimiz, düzeltilebilmesine önayak olabileceğimiz, toplumsal bilince kazandırabileceğimiz kısım burasıdır. Bu çabaya girişmek için önce zorunlu bir kabulle başlamak gerekiyor; Başarısız olduk! Türkiye'deki “şehir planlama” üstüne düşeni yapamadı, yapamıyor! Yanlışlarda ısrar etmek, dışsal faktörleri suçlu ilan ederek bu yanlışlardan azade tutulmak doğru değildir, bilimsel değildir.

Şehirlerinin mekânsal gelişimini belirlemek, yönlendirmek adına “imar planları” adı verilen ve kentin 15-20 yıl sonrasına ilişkin öngörü ve hayalimizi yansıtan iki boyutlu renkli bir resim çiziyoruz. Bunun önünde yazıldıktan sonra gerek plan aşamasında gerekse sonrasında kimsenin sayfasını açmadığı, standart formatta etüt-araştırma adında usulden bir rapor hazırlıyoruz. Bir de plan notları, plan hükümleri, plan kararları adı altında pek çoğu zaten yasa ve yönetmeliklerde de olan hususlar ile standart gösterim teknikleri nedeniyle çizimlerde gösteremediğimiz hususları ve de yapılaşmaya ilişkin kısıtları ya da planının kısıtlılıklarını aşacak hususları yazdığımız, nedense bu birçok farklı başlık altında toplanmış yazılardan oluşan formatı da kattığımız bu bütüne PLAN adını vererek mesleğimizi icra ediyoruz. Ancak bütün bunlar yani 15-20 yıllık öngörüler, planlar hayata bir türlü geçemiyor. Sürekli olarak plan değişiklikleri, ilave planlar, revizyon planları ile yap boz, yeniden yap boz halleriyle oyalanılıyor.

Şehirlerin imar planları onları mamurlaştırmadı. Aksine sürekli yıkılıp, yapılan, yarı imarlaşmış, makroformsuz bir şekilde her yöne salkım saçak genişleyen, bu saçaklanma ve genişleme nedeniyle işletme maliyeti normalin 3-5 katı olduğundan bir türlü yeterli hizmet alamayan, sosyal ve teknik altyapısı asla yeterli düzeylere ulaşamayan, uydurma da olsa projeksiyon nüfuslarının birkaç katı alanı imara açılmış, buna rağmen konut fiyatları ve kiraları bir türlü makul seviyelere inmeyen, mülksüzler, kent yoksulları ve dar gelirlilere asla uygun çözümler sunamayan, ucube yapılarla dolu, idari binaları sürekli yer değiştiren, merkezleri işlevlerini kaybedip, çöküntü alanlarına dönüşen, ideal anlamıyla bir şehir olamayan, bina yığınlarıyla dolu, insan değil otomobil öncelikli tasarlanmış, en küçük yerleşimleri bile erişilebilir olmaktan çıkmış, çirkin yerleşim alanları oluştu.

Sit alanları koruma planları ise koruduklarını iddia ettikleri kentsel sit alanlarını, 50 yıl içerisinde harbelerle dolu çöküntü alanlarına dönüştürdü. Korunan kentsel sit alanlarındaki bahçeler, eskiyi taklit eden yeni binalarla doldu, kentlerin tarihi dokuları kayboldu, kadim parsel izleri ifraz, tevhit ve terklerle yok oldu. Korunan binalar korunamadı ve yıkıldı. Konut alanlarının içindeki yaşamlar ve yaşanmışlıklar yok oldu. Eski sahipleri kentsel sit alanlarını terk etti. Koruma ve yenileme için turizm dışında bir çözüm geliştirilemedi; konut alanları pansiyonlar, oteller, kafeler bölgelerine evrildi. Korunan değerin ne olduğu unutuldu. Kültürel değerin sadece yapı kültüründen ibaret olduğunu sanan bir anlayışla yapıldı planlar. Kentsel sitler, harabe kentler oldular.

İmar planı denen iki boyutlu resimler asla bir plan olamadılar. Olamazlardı da. İçerisinde zaman boyutu olmayan bir tasvire, projeye plan demek haksızlıktı. İmar planı yapım süreci tamamlanıp da onu hayata geçirecek idareye teslim edildiğinde içerisinde t1., t2., t3., ... tn yılda, ayda, günde ne yapılacağına ilişkin hiçbir bilgi olmadığından, o tasarımın, tasvirin gerçekleşmesini, hayat geçmesini beklemek saflık olurdu. İmar planları, zaman boyutu içermediği için asla gerçek bir plan olamadı. Eksiklikleri sadece zaman boyutu değildir. 15-20 Yıllık bir süreçte gerçekleşecek bir projenin 15-20 yıllık bir ekonomik, kaynak-bütçe planlamasının da gerçekçi bir biçimde hazırlanması ve yaptırımlı uygulama esaslarının olması gerekirdi. Zaman boyutu ve ekonomik boyutu olmayan tasvirlere, resimlere plan adını vererek kendimizi kandırdık. İmar planları, Türkiye'nin şehirleri, şehirleşmesi için gerçek bir çare-yöntem değildi, olamadı.

 18.07.2021

Planlamanın Birikimi, Zemini ve Ufku Temalı 9. Türkiye Şehircilik Kongresi için hazırlanmış bildiri özetidir. 

Bildiri kongrede sunulabilseydi aşağıdaki başlıkları tartışacaktı.

● ÇİRKİN ŞEHİRLER 

● KÖTÜ PLANLAR 

● ÇÖKMÜŞ KURAM 

● HATALI EĞİTİM POLİTİKALARI 

● TÜKENMİŞ MESLEK 

● ÇARESİZ PLANCILAR 

● TUTARSIZ MEVZUAT 

● RANTÇI SİYASET 

● BİLGİSİZ- BİLİNÇSİZ İDARE 

● UYGULANAMAYAN PLANLAR 

● ŞAŞKIN HALK 

● PLANLAMANIN MEŞRUİYETİ