Gecekondu: Gecikmiş Bir Plancı Bakışı
70'lerin Gecekondusuna Elli Yıl Sonra Bakmak
V. Senihi Kitapçı*
I. Geç Kalmış Bir Tez Niçin Yazılır?
Bu metin, kafamda kırk yıldır duran bir tezin yazıl(a)mamış halinin kayıt altına alınmasıdır. 1980'lerin sonunda akademik bir tez konusu olarak çalışmaya başladığım gecekondu meselesi, lisanüstü programda ders işleniş tarzına olan tepkim nedeniyle yarım bıraktığım bir başlangıçtı. Aradan geçen kırk yılda mesleki yaşamın başka kıyılarında çalıştım; Uygulamada, yerel yönetim danışmanlığında, büyük yapım projelerinde, yeniden yerleşim alanlarında. Ama gecekonduya dair düşüncem hep yanımda kaldı. Bugün onu yazıyorum.
Yazıyorum çünkü 80'lerin sonunda yazılsaydı bu metin politik bir müdahale olabilirdi. 1984 imar affı tartışmalarına yetişebilir, ıslah imar planlarının yönlendirilmesine katkı koyabilirdi. Bunlar artık mümkün değil. Gecekondunun büyük kısmı yıkıldı, yerine apartmanlar dikildi; kalanlar kentsel dönüşüm söyleminin tehdidi altında. O halde geç kalmış bir tez bugün ne işe yarar?
Gecekondunun tarihi kuşkusuz 50 yıldan fazladır. Bu 50 yıl benim gecekondu ile yakın tanışıklığımın başlangıcına denk gelen bir elli yıl. Ankara’da yaşadığım semtin vadiye bakan kıyısı gecekondulardı. Gecekondu mahallesine komşu yaşıyordum. O günlerin siyasi hareketlerinin yaygın davranış kalıpları çerçevesinde ben de bir gecekondu mahallesi derneğine (Güzeltepe Mahallesi, Dikmen Vadisinin, Ayrancı yakasında kalan, apartmanları da içeren ve 500 kadar gecekonduyu da içeren mahallenin adıydı. Dernek Güzeltepe Mahallesi Güzelleştirme ve Dayanışma Derneği idi.) kurucu oldum, başkanlık yaptım. 1974-1979 yılları boyunca gecekondu gerçeğini yakından tanıdım. Seksenlerde şehir planlama öğrenciliğim başladığında, gecekondunun geçmişteki tartışmalarının dışında yeni bir tartışması fiilen başlamıştı. 3194 ve 2981 sayılı yasalar sorunu ve gündemi başkalaştırmıştı.
Bu gündem içerisinde yüksek lisans programında seçim yaptım, aklımda başka bir çözüm vardı ve bunu tezleştirmek istiyordum. Bir hayal kırıklığı beni akademiden uzaklaştırdı. Sonra 1990’da Şehir Plancıları Odası süreci başladı benim için. Islah Planı denen ucube ile karşı karşıya geldim. “Sosyal demokrat” belediyeleri uyardım uygun platformlar denk geldiğinde... “Sizi iktidara bu gecekondu mahalleleri taşıdı. Bu planları, yapar ve uygularsanız sosyal tabanınızda ideolojik değişime yol açarsınız, emekle geçinenleri rantiyer yaparsanız, bir daha iktidar olamazsınız, yapmayın!” dedim. Dinlemezlerdi, dinlemediler. Sonra Dikmen vadisi projesi başlattı şehir plancıları. “Bu soylulaştırma projesini yapmayın, 30-40 yıldır burada yaşayan insanları, kamusal arazilerden çıkarıp, uzaklaştırmayın!” dedik. Orada yaşayan halkın tepkisi de aynıydı: “Bizim evlerimizi yıkmayın, başka bir şey istemiyoruz” diyorlardı. Benzer süreçler ülkenin her yerinde benzer şekilde yaşandı. Alternatifler konuşulmadı, tartışılmadı. Elitist bakış egemen olmuştu. Gecekondu alanlarına, şehirde temizlenmesi geren bir doku olarak bakış egemen olmuştu. Şehir plancıları baş rollerdeydiler...
Ben tek bir farklı çaba hatırlıyorum. Odanın da desteklediği Bedriye Kaba’nın öncülüğünde bir grup genç plancının 1995-1996’daki Yenimahalle-Şentepe Kentsel Tasarım-Rehabilitasyon Projesi (YEŞKEP) projesi... Hikayesi değerlidir. Farklı bir yaklaşımı doğrudan gecekondu içerisinden ele alan farklı bir çözüm var diyen çalışmadır. Detaylıca ve ayrıca anlatılmaya değer, o çalışmadan bir kitap-rapor çıktı.
Bu makalenin üç işe yarayacağını düşünüyorum.
Birincisi, kaçırılan yolu adlandırmaya. Türkiye'de gecekondu meselesi konuşulduğunda iki anlatı arasında sıkışılır: ya "plansız işgalin yarattığı sorunlu bir tarih, ıslah ve dönüşümle kademeli olarak çözüldü" ya da "ranta kapılmış bir devletin yarattığı yapısal eşitsizlik". Bu iki anlatının ortak körlüğü şudur: ikisi de gecekonduyu sorun olarak görür, biri çözmek için biri eleştirmek için. Üçüncü bir okuma mümkündü: gecekondu sorun değil, “az destekle daha iyi bir kente dönüşebilecek bir mekân-üretim biçimi”. Bu okuma yapılmadı. Bu konudaki fikir kıvılcımları yaygınlaşmadı, genel kabul görmedi tartışılmadı, kakafoni içerisinde eridi. Tartışılmadığı için kaçırıldı. Farklı yaklaşımların tartışılmadığını adlandırmak, bugünün konut politikalarının tartışılmasını mümkün kılan bir tarihsel zemin sunar.
İkincisi, bugünün kent dönüşümü söylemine bir alternatif arşivi olmaya. "Yıkıp yeniden yapma" söylemi bugün deprem güvenliği gerekçesiyle bir kez daha yükseliyor. TOKİ uygulamaları ve kentsel dönüşüm yasaları sakini yerinden ederek, dokuyu söküp atarak iş görüyor. Oysa kırk yıl önce başka bir yol mümkündü, ve hâlâ mümkün: Var olanı sağlamlaştırmak, sakini yerinden etmemek, dokuyu korumak. Bu seçenek o gün konuşulmadığı için bugün de konuşulmuyor. Yazılması gerekiyor; bugün için, yarın için.
Üçüncüsü, plancı sesinin gecekondu literatürüne girmesini mümkün kılmaya. Türkiye'de gecekondu üzerine yazanların büyük çoğunluğu sosyologlardır. Mesleki literatür imar mevzuatı ve teknik düzenleme ekseninde kaldı; eleştirel plancı sesi neredeyse hiç çıkmadı. Bu metin, sosyolojik literatürün yerine geçmek için değil, onun yanına bir plancı tezi eklemek için yazılıyor.
Yazıda somut mahalle örnekleri kullanmıyorum. Bunun iki nedeni var. Birincisi, somut mahalleler üzerine etnografik literatür zaten yeterince zengin; ben oraya bir şey katamam. İkincisi, asıl söylemek istediğim şey “genel” yani belirli bir mahallede değil, gecekondu denilen mekânsal-toplumsal düzenin kendisinde gözlemlenebilen yapısal özellikler. Genel düzlemde durmak, tezin uygulanabilirlik alanını da genişletir.
II. 70'lerin Gecekondusu: Sosyolojik Değil, Mekânsal Bir Okuma
Gecekondu üzerine yazılan literatürün büyük kısmı sosyolojik bakar: kim oraya geldi, hangi göç dalgalarıyla, nasıl iş buldu, nasıl ağ kurdu, hangi sınıfsal konuma yerleşti. Bu literatür değerlidir; ama bir başka okuma daha mümkündür: gecekondu bir “mekân-üretim biçimi” olarak nasıl çalışıyordu? Hangi mekânsal mantık vardı orada? Hangi kollektif organizasyon? Hangi yapı kültürü?
Bu sorulara cevap aramak, gecekonduyu sosyolojinin gözünden okumak demek. Plancılık genellikle gecekondunun "plansız" olduğunu varsayarak işine başlar. Bu yanlış bir varsayımdır. Gecekondunun planı kanonik anlamda yoktu. Yani imar mevzuatına uygun bir 1/1000 plan paftası yoktu. Ama “mekânsal düzeni vardı” ve bu düzen ortak bir akıl ile, kollektif bir iş bölümüyle, sözsüz uzlaşılarla üretilmişti. Bunu görmek için gecekonduyu plansızlığın aksine, “başka bir kuralla planlanmış mekân” olarak okumak gerekir.
Birkaç Gözlem.
70'ler gecekondusunda vahşi bir mekân kapma yarışı yoktu. Devletin söylemi de medyanın söylemi de bu yarışı varsayar; "her isteyen istediği yeri kaptı" gibi bir tablo çizer. Gerçek farklıdır. Mahalle kurulurken bazı boşluklar bilinçli olarak bırakılırdı: okul yapılması için ayrılan alan, cami yapılması için ayrılan alan, küçük meydancıklar, çeşmenin etrafındaki ortak alan. Bu boşluklara dokunulmazdı. Toplumsal mutabakatla korunurdu. Devletin gelip o alanları yapması beklenirdi. Gecekonducu kendi evini kuruyordu ama kamusal yapıyı devletten beklemek meşru bir tutumdu.
Yollar bırakılmıştı. Belirli bir genişlikte değil, topografyanın izin verdiği genişlikte; ama bırakılmıştı. Eğimli arazide yolun nasıl gideceği, hangi noktalarda dönüş alanı olacağı, hangi yerde basamaklarla yaya geçişine indirgeneceği... Bütün bunlar sözsüz olarak ve insan ölçeğine uygun olarak çözülmüştü.
Yolların bakımı kolektif bir işti. Yağmurdan bozulanı, yıkılanı gecekonducu onarırdı. Yol kenarındaki istinat duvarı, yapılmazsa toprak kaybı olacağı için, mahalle birlikte yapardı. Bu pratik bugünün planlanmış mahallelerinde yoktur. Bugün küçük bir kaldırım taşı yerinden oynasa, sakin belediyenin gelmesini bekler. Aradaki fark teknik değildir, fark “mekâna sahiplenmenin” olup olmamasıdır. Gecekonducu mekâna sahiplenmişti çünkü o mekânın üretiminde doğrudan emek koymuştu. Devlet veya belediye mekânı yasal olarak kabullenmemişti. Dolayısıyla gecekonducunun onlardan beklentisi en az düzeydeydi. Planlanmış mahalle sakini mekâna sahiplenmez çünkü mekânı kendisi üretmemiştir; satın almıştır.
Gecekonducular, camileri yapardı, basit okul yapılarını da. Belediye gelip yapamadığında, kamusal ihtiyaç için kamusal mekân kollektif olarak inşa edilirdi. Modern devletten beklenen şeyi sakin yapardı, çünkü modern devletin yetiş(e)mediği bir kurumsal boşluk vardı. Bu boşluk, sosyolojik literatürde "informellik" olarak adlandırılır; ama informellik kavramı eksik kalır; gerçekte orada işleyen şey “alternatif bir kurumsallıktı:” mahalle düzeyinde örgütlenmiş, sözsüz uzlaşılarla yürüyen, kendi kendini yöneten bir kamusal kapasite.
Gecekonducunun yapısına dair beklentisi de sınırlıydı. 70'lerde gecekondu sahibinin hayali kat değildi, rant değildi, apartman değildi. Hayal en fazla şuydu: Büyüyen, evlenen, evlenecek olan çocuklara yer açabilmek için mevcut tek katlı eve ek oda yapmak veya bir kat eklemek. Hatta tabu hakkı verilirse yine kendi emekleri ve kollektif çabayla daha iyisini, sağlamını yapmayı düşlüyorlardı. Daha fazlası değildi. Çünkü hem yapının kendisi hem sakinin kendi yapabilirlikleri en çok bu kadarına izin veriyordu.
Bu sınır önemlidir. Çünkü 80 sonrası anlatı, gecekonducuyu doymak bilmez bir rant beklentisi sahibi olarak resmeder; sanki kat-üstüne-kat hayali baştan beri vardı. Yoktu. 70'lerin gecekonducusunun beklentisi tek bir şeydi: “oturduğu yapının yasallaştırılması”. Mülk güvencesi. Tapu. Bunun ötesinde bir şey istemiyordu, çünkü bunu istemenin ötesinde bir kapasitesi yoktu ve daha önemlisi, onu kışkırtacak bir devlet vaadi yoktu.
Yapıların kendisi de -apartmanlaşmamış kısmı- küçük ölçekli, çoğunlukla tek veya iki katlı, bir kısmının küçük bahçeleri olan evlerdi. Bu tip yerleşim 70'lerin gecekondu alanlarının yüzde 80-90'ını oluşturuyordu. Medyanın ve bazı yazarların öne çıkardığı apartmanlaşmış, imar planı dışı yoğun yapılaşma alanları (Demetevler tipi – ki onlar gecekondu sayılmaz, sadece imar alanı-belediye sınırları dışında yapılaşmış alanlardı) istisnaydı, kural değil. Ama anlatı istisnayı kural olarak kurdu, çünkü istisna yıkım söylemini desteklerken, kural söylemi reddediyordu.
III. Dört Temel: Bir Plancı Programının Çekirdeği
Eğer 70'lerin gecekondusu bir mekân-üretim biçimi olarak görülmüş olsaydı, plancılık ona nasıl yaklaşırdı? Yani sorun olarak değil, kaynak olarak okusaydı, hangi politika çıkardı? Dört temel üzerinde duruyorum: mülkiyet, doku, mühendislik, sağlamlaştırma. Bu dördü birlikte, kaçırılan plancı programının iskeletini oluşturur.
1. Mülkiyet ve Barınma Hakkı: Yasallaştırma
Gecekonducunun temel talebi tapuydu. Bu talep barınma hakkının mülkiyet üzerinden somutlaştırılmasıdır. Modern hukuk barınmayı, mülk üzerinden tanımlar; sakinin mülkü yoksa, hukukun gözünde sakini yoktur. Gecekonducu bu hukuki çerçevenin içinde durarak, tapu istiyordu, yani devletin onu görmesini, onu hukuken kayda almasını talep ediyordu.
Yasallaştırma yolu plancılık için zor bir yol değildi. Kamu arazisi üzerinde bulunan yapıların, belirli ölçütler dahilinde sakine devredilmesi mümkündü ve hukuken yapılmıştır da; 1966 yılında çıkarılan 775 sayılı Gecekondu Kanunu bu çerçevede bir araç sundu. Sorun yasal çerçevenin yokluğu değildi; sorun yasal çerçevenin “kapsamlı olarak uygulanmamasıydı”. Çünkü tapu vermek aynı zamanda gecekondunun “kalıcılığını kabul etmek” anlamına geliyordu ve devletin niyeti bu değildi. Devlet gecekonduyu geçici sayıyordu; geçici saymak, yasallaştırmamak için bir gerekçeydi.
Buradaki paradigmatik karar şudur: gecekondu yasallaştırılır mı yıkılır mı? Yasallaştırma, sakinin mekân-üretim emeğini meşru sayar. Yıkım, o emeği yok sayar "düzensizlik" olarak siler. İki seçenek aynı yerde durmaz; biri seçildiğinde diğeri kaybolur. Türkiye yıkımı seçti; kısmi yasallaştırmayla başladı (775), ama ana eğilim her zaman yıkım yönünde oldu ve 1984'le bu eğilim apartmanlaşma-rant pazarlığına dönüştü.
2. Dokunun Korunması: Plancılığın Öğrenmesi
Gecekondunun mekânsal düzeni -dar yollar, küçük meydancıklar, yapı-bahçe-yol arasındaki kademeli geçişler, komşuluk dolayımıyla işleyen yarı-kamusal alanlar- modern planlamanın standart araçlarıyla kurulamayan bir düzendir. Çünkü modern planlama düzeyli arazi, geometrik düzenlere uygun sistemi, ayrışmış kullanım alanları üzerinde işler. Gecekondunun dokusu eğimli arazi, organik yol sistemi, iç içe geçmiş kullanımlar üzerinde işler.
Bu iki sistem birbirini tanımaz. Plancı gecekonduya gittiğinde, kendi dilinin orada işlemediğini görür. Yapacağı iki şey vardır: ya kendi dilini dayatıp dokuyu kesip yeniden çizer (yıkım yolu), ya da oradaki dilden öğrenmeye çalışır (öğrenme yolu). Türkiye plancılığı her zaman birinciyi seçti. İkinci seçenek hiç ciddiye alınmadı.
Oysa öğrenme yolu mümkündü, ve aslında zorunluydu. Çünkü gecekondunun mekânsal dili kanonik sayılan dilden bazı yönlerde “üstündü”: sakine sahiplenme duygusu üretiyordu, kollektif bakım pratiği üretiyordu, dayanışma ağları üretiyordu, yapı-yol-meydan arasında kademeli geçişler üretiyordu. Bu üstünlükleri tanımak için kanonun göremediği bilgi türlerine -bedenleşmiş, deneyimsel, kollektif- meşruiyet tanımak gerekirdi. Bu tanıma yapılmadı, çünkü yapılırsa plancının "uzman" konumu sarsılırdı.
Plancı için doğru tutum şu olabilirdi: gecekonduya teknik standart dayatmak yerine, gecekondunun ürettiği mekânsal mantığı çözmek; bu mantığı “iyileştirme aracı” olarak kullanmak. Yani dar yolu standart genişliğe çıkarmak yerine, dar yolun kendisini kabul ederek altyapıyı ona göre tasarlamak. Küçük meydancığı park-alanı standardına yükseltmek yerine, meydancığın işlevini koruyarak çevresini düzenlemek. Komşuluk dolayımıyla işleyen yarı-kamusal alanı "açık alan eksikliği" sayıp ortadan kaldırmak yerine, o yarı-kamusal alanı plan diline çevirmek.
Bu mümkündü. Yapılmadı. Yapılmadığı için, gecekonduyu iyileştirmenin tek görünen yolu yıkmak ve standartlaştırmak oldu. Standartlaştırmak demek aslında “dilini değiştirmek” demektir. Gecekondu dilini söküp, modern apartman dilini koymak. Bu yapıldı; ama yapıldıkça, sakinin sahiplenme duygusu, kollektif bakım pratiği, dayanışma ağları, yarı-kamusal alanlar… hepsi söküldü gitti. Apartmanlaşan gecekonducu apartman sakini olmadı; “apartmanda yaşayan eski gecekonducu” olarak kaldı. Mekân değişti, sınıf konumu değişmedi, ama sakini taşıyan toplumsal-mekânsal ağ kayboldu.
3. Mühendislik Standartları: Eğimli Arazi İçin Yeni Bir Dil
Üçüncü temel teknik bir konudur ama tezin somut çekirdeğidir: mühendislik standartlarının eğimli arazi için yeniden tasarlanması.
Türkiye'de gecekondu mahalleleri çoğunlukla yüksek eğimli arazilerde yer aldı. Düz arazi pahalıydı, kentin merkez bölgelerine yakındı, devletin denetimi altındaydı. Gecekondulu eğimli, pahasız, denetim dışında kalan yamacı, vadi kenarını, dik bayırı seçmek zorunda kaldı. Bu seçim bir tercih değildi, mecburiyetti. Ama bu mecburiyet zamanla bir mekân ürettiği için, o mekâna ait özgül bir mühendislik dili gerekirdi.
Modern altyapı standartları düz veya hafif eğimli arazi için tasarlanmıştır. Yol genişliği, kanalizasyon mantığı, su şebekesi basıncı, drenaj sistemleri — hepsi belirli bir topografya varsayımı üzerine kurulmuştur. Bu varsayım gecekondu mahallelerinde geçersizdir. Yol genişliği standardı (genellikle 7-10-12 metre) eğimli arazide hem teknik olarak güçtür (büyük kazı-dolgu gerektirir), hem yapı stoğunu kesip atmayı zorunlu kılar. Kanalizasyon standardı eğimli arazide aşırı hıza yol açar, basınç dengesizleşir, akış kontrolü zorlaşır.
Eğer Türkiye'de gecekondu mahalleleri için “eğimli arazi mühendisliği” çalışılsaydı, bu sorunlar çözülebilirdi. Yol için standart genişlik dayatması yerine, eğime uygun değişken yol genişliği; itfaiye-acil servis erişimi için ek geçiş noktaları; küçük meydancıklardan dönüş alanı; yer yer basamaklı yaya geçişleri. Kanalizasyon için kademeli akış sistemleri, basamaklı menholler, hız kesici yapılar. Su şebekesi için bölgesel basınç düzenleyiciler.
Bunların hiçbiri yapılmadı, çünkü gecekondunun yıkılacağı varsayıldı. Yıkılacaksa eğimli arazi için standart geliştirmeye gerek yoktu. Bu varsayım kendini doğrulayan bir kehanetti: yatırım yapılmadığı için gecekondu altyapı bakımından eksik kaldı, eksiklik "gecekondu yaşanmaz" söylemini besledi, söylem yıkımı meşrulaştırdı. Oysa yatırım yapılsaydı, gecekondu yaşanabilir olurdu ve yıkım gerekçesi düşerdi.
Plancılığın bu konudaki suskunluğu özellikle dikkat çekicidir. Çünkü mühendislik standartlarının eğim için yeniden tasarlanması teknik bir sorudur, ideolojik değil. Mesleğin teknik özerkliği bu konuda söz söylemeye yetkindi. Söylenmedi. Çünkü meslek, gecekondunun yıkılması üzerine kurulu konsensüsün bir parçasıydı; o konsensüsü bozacak teknik tartışmaya girmedi.
4. Yıkım Yerine Sağlamlaştırma
Dördüncü temel bugün hâlâ önemini koruyan bir öneridir: gecekondu yapılarının yıkılması yerine sağlamlaştırılması.
70'lerin gecekonducu yapıları büyük ölçüde tek-iki katlı, hafif yapılardı. Çoğu kerpiç, briket, taş, bazıları yığma tuğla. Bu yapıların büyük çoğunluğu deprem güvenliği bakımından yetersizdi ama “iyileştirilebilirdi”. Yapı altyapısının güçlendirilmesi, taşıyıcı duvarların pekiştirilmesi, çatı sisteminin yenilenmesi, temel takviyesi gibi mühendislik müdahaleleri, yıkıp yeniden yapmaktan “çok daha az kaynak gerektiren” çözümlerdir.
Sakinin de bu çözüme yatkınlığı vardı, çünkü yapısal güvensizlik “bir gün yıkılabilir” korkusunu sürekli kılıyordu. Eğer sağlamlaştırma yolu açık olsaydı, sakin kendi yapısının iyileştirilmesine doğrudan emek ve kaynak koyardı; gecekondu kültüründe zaten var olan kendi yapını yapma becerisinin doğal bir uzantısı olarak. Yapı sağlamlaştıkça, sakin kalıcılık duygusu da güçlenirdi; kalıcılık duygusu mahalleye yatırımı, mahalleye yatırım kentsel kaliteyi artırırdı.
Bu yol seçilmedi. Sağlamlaştırma teknolojisi için araştırma yapılmadı, modeller geliştirilmedi, devlet desteği kurgulanmadı. Çünkü sağlamlaştırma yıkımın alternatifiydi, ve siyasi-ekonomik sistem yıkımı tercih ediyordu. Yıkım yeni rant üretiyordu, sağlamlaştırma üretmiyordu.
Bugün depreme dayanıklı kent söylemi bir kez daha yükseliyor. 1999 Marmara depremi sonrası, 2023 Pazarcık-Elbistan depremleri sonrası. Söylem her seferinde aynı: "yıkmak gerekiyor". Oysa sağlamlaştırma, eski gecekondu için olduğu kadar bugün dönüştürülmesi planlanan eski yapı stoku için de geçerli bir tekniktir. Sağlamlaştırma bilgisi var, mühendislik var, modeller var. Yapılmıyor çünkü yıkım daha çok kazanç üretiyor.
Bu dört temel -yasallaştırma, dokunun korunması, mühendislik standartlarının eğime uyarlanması, sağlamlaştırma- birlikte düşünüldüğünde, yapılmamış bir plancı programının iskeletini oluştururlar. Bu program ne romantik bir gecekondu savunuculuğu ne de klasik plancı dayatmasıdır; ikisinin arasında, sakinin emeğine ve becerisine değer veren ama plancı sorumluluğunu da kaybetmeyen bir orta yoldur.
IV. Görmeyen Elit: Bir Kıskançlık Anatomisi
Yukarıda anlatılan plancı programı niçin hiç ciddiye alınmadı? Bu soruya bir cevap, döneme tanıklık eden birinin işitebileceği bir cümlede saklıdır. Akademisyen bile şunu sorardı: "Benim evim yok, ben de gidip bir kamu arazisini mi işgal edeyim?" Bu soru görünüşte mantıklı bir adalet itirazı gibidir. "Niye onlar yapabilsin de ben yapamayayım?" Ama altında üç katman vardır.
Birincisi kıskançlık katmanı. Akademisyenin gerçekte söylediği şey şudur: ben yapamadım, onlar nasıl yapıyor? Bu sızıyı bilince çıkarmak yerine, gecekonduyu küçümseyerek bastırmak kolaydır. Türkçe deyimde olduğu gibi: kedi ulaşamadığı ciğere pis dermiş. Gecekondu küçümsendi çünkü orta sınıf elit, gecekonducunun yaptığını yapmaya hem cesareti hem becerisi hem de toplumsal sermayesi yoktu. Gecekondulu kendi konut sorununu kendi başına çözmüştü; akademisyen bunu yapamadığı için, çözümün kendisini gayrimeşru saydı.
İkincisi, eşitlik söyleminin tersine çevrilmesidir. "Niye onlar da ben de" sorusu görünüşte eşitlik talebidir; ama gerçekte aşağıya doğru bir eşitlik talebidir. "Sen niye benim gibi mahkûm değilsin?" sorusudur. Yani elit kendi yokluğunu (mülkün yokluğunu, çözümün yokluğunu) bir adalet ölçüsüne çevirir; bu ölçüye uymayan herkesi gayrimeşru sayar. Bu, eşitlik kavramının ideolojik şiddete dönüşmesidir.
Üçüncüsü, devletten beklentinin yapısıdır. Akademisyen kendisi için devletten konut bekler. Lojman, kira yardımı, ucuz kredi, kooperatif desteği. Bu beklentiler meşru sayılır. Gecekonducu devletten beklemeyip kendi çözümünü ürettiği için gayrimeşru sayılır. Yani orta sınıf elitlik, “devlete bağımlılığı meşru, devleti bypass etmeyi gayrimeşru” sayar. Gecekonducunun "suçu" devletten talep etmemiş olmasıdır.
Bu üç katman birlikte alındığında, gecekondu karşıtlığının ekonomik-rasyonel bir tutum değil, “psikolojik-yapısal bir savunma” olduğu görülür. Elit sınıf, kendi yapamadığını yapan bir alt sınıfın varlığını sindiremez; çünkü bu varlık elitin “kendi konumunun zorunluluğunu” sarsar. "Devlet bana iyi konut veremedi" söylemi gecekonducu varken kırılır, çünkü gecekonducu devlete rağmen kendisi için konut üretmiştir. Bu üretim devleti, devlet de eliti gereksizleştirir. O halde gecekonducu mutlaka gayrimeşrulaştırılmalıdır.
Bu gayrimeşrulaştırma "elitler görmedi" cümlesinin altında yatan gerçektir. Görmediler değil, “görmek istemediler”. Çünkü görmek, kendi konumlarının sorunsallaşmasını gerektirirdi.
Bu elitler kimdir? Tek bir grup değil, bir kümedir.
Akademi, çünkü gecekondu üzerine yapılan akademik çalışmaların büyük çoğunluğu sosyolojikti, plancı sesi yoktu ve yapılan sosyolojik çalışmalar bile gecekonduyu sıklıkla "geçici bir sapma", "modernleşmenin geçiş sürüsü" olarak okudu, kalıcı bir mekân üretim biçimi olarak değil.
Plancılar, çünkü meslek topluluğu olarak gecekonduyu "sorun" olarak çerçeveleyen söylemin parçası oldular; teknik standartla körleşmenin ötesine geçemediler. Eğimli arazi mühendisliği, sağlamlaştırma teknolojisi, dokunun korunması; bunların hiçbiri mesleki gündeme yerleşmedi.
Şehirli orta sınıflar, çünkü gecekondulu kentsel mekânın "saflık" idealine bir tehdit olarak algılandı. Apartman bloklarında yaşayan beyaz yakalı, gecekonduyu "kentin yarası" olarak gördü; aynı kurumda yan masada çalışan gecekonducu meslektaşıyla iyi anlaşırken, mahalle söz konusu olduğunda onu "işgalci" gibi konumladı. Bu çelişki çözümsüz kalmadı; bireysel ilişkiyi kabul edip, mekânı reddederek çözüldü.
Devlet bürokrasisi, çünkü gecekondu kontrol dışı bir nüfusun kontrol dışı mekânıydı; kayıt altına alınmış, vergilendirilmiş, hukuken görülmüş bir özne olmamak demek, bürokrasi için bir tehditti. Yasallaştırma bu tehdidi azaltacaktı, ama aynı zamanda bürokrasinin kendi otoritesinin sınırlarını da kabul etmek demekti. Devletin "yapamadığını" sakinin yaptığını kabul etmek.
Bu kümenin ortak suskunluğu, gecekondunun bir başka türlü okunmasını engelledi. Gecekonducunun “bilgi türleri” -yapı kurma becerisi, mahalle kurma becerisi, komşuluk üretme becerisi- eliter küme tarafından sahip olunmayan bilgilerdi. Gecekonducuda üçü de vardı, akademisyende üçü de yoktu. Ama bilginin meşruiyeti elit kümenin elindeydi ve elit küme, sahip olmadığı bilgiyi meşru saymadı.
Gecekondunun küçümsenmesi, kanonun göremediği bilgi türleri “görülmedi” değil, görülmek istenmediği için bilinçaltında kabul edilen bir farkın savunmacı bastırılmasıdır. Bu, yalnızca sosyolojik bir gözlem değil; planlama epistemolojisinin yapısal bir saptamasıdır. Türkiye'de plancılık, sahip olmadığı ve saygı duymadığı bir bilgi türünü silmekle, kendi kanonunu kurmuştur.
V. 1966'dan 1984'e: Paradigmatik Kırılma
Türkiye'de gecekondu meselesinin yasal-politik tarihi iki ana yasa etrafında şekillenir: 1966 tarihli 775 sayılı Gecekondu Kanunu ve 1984 tarihli 2981 sayılı İmar Affı. Bu iki yasa arasında bir paradigmatik kırılma vardır; bu kırılma anlaşılmadan, gecekondu tarihinin neden bugünkü noktaya geldiği anlaşılamaz.
775: Kısmi Bir Niyet, Yapısal Bir Sınır
775 sayılı Gecekondu Kanunu üç eksen üzerinde çalışıyordu: ıslah (mevcut gecekondu alanlarının iyileştirilmesi), tasfiye (yıkımı gerekenlerin kaldırılması), ve önleme (yeni gecekondu önleme bölgeleri kurarak alternatif konut üretimi). Bu üç eksen, kâğıt üzerinde, yukarıda anlatılan plancı programına yakın bir niyet taşır. Özellikle ıslah ekseni, mevcut dokuyu kabul ederek iyileştirme yolunu açar görünür.
Pratikte Böyle Olmadı.
Birincisi sayısal yetersizlik. 775 ile yapılan ıslah ve önleme bölgelerindeki konut sayısı, mevcut gecekondu nüfusunun talebinin küçük bir kısmını bile karşılamadı. Devlet bütçesi ölçeği büyük yatırıma yetmedi. Uygulama parçalı, yamalı, çoğu yerde sembolik kaldı.
İkincisi gettolaşma. 775'in önleme bölgeleri kentin çeperinde, niteliği düşük arazi üzerinde, niteliği düşük apartman bloklarıyla kuruldu. Buralara taşınan gecekonducu fiziksel olarak gecekondudan çıktı, ama sınıfsal-simgesel olarak ötekilikten çıkmadı. "Önleme bölgesi sakini" yeni bir kategori oldu, ve bu kategori "eski gecekonducu" damgasını taşımaya devam etti. Mahalle kentin kenarında, niteliği düşük; sakini hâlâ aynı. Mekân değişti, “konum değişmedi”.
Bu gettolaşma sonucu, 775'in vaadi olan "gecekondulunun kentlileşmesi" gerçekleşmedi. Çünkü kentlileşme bir mekânsal taşınma meselesi değil, bir sınıfsal-simgesel meseleydi ve mekânsal taşınma sınıfsal konumu değiştirmedi.
Üçüncüsü, ıslah ekseninin pratikte hiç işletilmemesidir. Mevcut gecekondu alanlarının dokusunu koruyarak iyileştirme -yani yukarıda anlatılan plancı programının ana eksenine yakın bir uygulama- neredeyse hiç denenmedi. Çünkü ıslah, hem teknik olarak zordu (eğimli arazi mühendisliği gerekirdi), hem ekonomik olarak getirisi düşüktü (rant üretmiyordu), hem de siyasi olarak görünürlüğü azdı (yıkıp yeniden yapmak gibi gösterişli değildi).
775 yine de kısmi bir niyet taşıyordu. Bu niyet 1984'te kayboldu.
2981: Pazarlığa Dönüş
2981 sayılı yasa, gecekondu meselesini yasallaştırma-iyileştirme ekseninden çıkarıp, “pazarlık” eksenine taşıdı. Mantığı şuydu: gecekonducu mevcut konumunu kabul ederek, yapısının apartmana dönüştürülmesi karşılığında müteahhide pay verir; karşılığında apartmanda bir-iki daire alır. Devletin rolü, planı düzenlemek ve yasal çerçeveyi sağlamaktan ibarettir; ana operasyonu özel sektör (müteahhit) yürütür.
Bu kırılmanın anlamı büyüktür. Çünkü 2981'le birlikte:
Birincisinde, gecekonducunun aklı çelindi. 70'lerin gecekonducusunun beklentisi tek bir şeydi; yasallaştırma. 2981 buna ek olarak "kat hayali" sundu: dört katlı apartman, modern konut, kentli yaşam tarzı. Bu vaat birçok eski gecekonducu için cazip oldu. Niye olmasın? Apartmanda yaşamak ötekilikten kurtulmaktı; apartman sakinliği "kentli" sayılma yoluydu. Ekonomik bir ilerleme olmasının ötesinde, “simgesel bir aklanma” vaadi taşıyordu.
İkincisi, sakin pazarlık masasına oturdu. 70'lerin gecekonducusu devletten talep ediyordu (yasallaştırma talebi). 80 sonrası gecekonducusu müteahhitle pazarlık ediyordu (kaç daire, hangi katta, ne büyüklükte). Bu büyük bir yapısal değişimdir. Devletten talep, hak temelliydi; müteahhitle pazarlık, mülk temelliydi. Sakin, hakkı olduğu için değil, mülkü olduğu için pazarlık masasında oturuyordu. Bu, mülksüzü dışarıda bırakan bir mekanizmadır — kiracı, gecekondunun marjinal kullanıcıları, ortak alandaki yapısı olmayan haneler pazarlığın tamamen dışında kaldı.
Üçüncüsü, mafyatik şirketleşme süreci başladı. 80'ler İstanbul'unda, ama Ankara ve İzmir'in bazı bölgelerinde de, gecekondu alanlarının dönüştürülmesi sürecinde “arsa işinde şirketleşmiş informal güç odakları” belirleyici aktör oldular. Bu odaklar, sakini ikna etme veya ikna olmadığında baskı kurma kapasitesine sahipti. Pazarlık her zaman eşit koşullarda yürümedi; baskı, tehdit, yer yer şiddet pazarlığın bir parçasıydı. Türkçe akademik literatür bu boyutu pek konuşmaz. "Ağ", "patron-müşteri ilişkileri", "informal dayanışma" gibi nötr kavramlar kullanır. Ama saha gerçeği daha sertti: arsa şirketi ile sakin arasındaki ilişki, eşit aktörler arasında bir müzakere değildi.
Dördüncüsü, belediyeler apar topar planları yaptılar. Islah imar planları çoğu zaman aceleyle, müteahhit baskısıyla, sakinin yeterince haberi olmadan hazırlandı. Plan, sürecin sonucunu değil, “sürecin meşrulaştırma aracını” oluşturdu. Önce pazarlık yapıldı, sonra plan yapılarak pazarlığın sonucu tescil edildi.
Ortalama 1,5 Daire: Bir Mit Söküm
Gecekondu dönüşümü hakkındaki en yaygın söylem şudur: gecekonducu dönüşümle çok sayıda daire sahibi oldu, zenginleşti, rant kazandı. "Üç-beş-on daireli eski gecekondulu" söylemi bu mitin tipik bir biçimidir.
Bu söylem genel olarak yanlıştır. Gecekondu dönüşümünde sakin başına düşen ortalama daire sayısı, bazı hesaplamalara göre 1,5 civarındaydı. Yani çoğu hane bir daire artı yarım dairelik bir nakit veya pay aldı. Bu bir aile için kendi oturacağı daire artı küçük bir tampon demek. Rant değil, “dönüşümden sağ çıkma payı”. Kimi hesaplamalara göre, dönüşüm sonrası yarım daireye sahip olan haneler bile vardı; yani tam bir daire bile alamayan, başka bir hane ile pay paylaşmak zorunda kalan.
Üç-beş-on daire sahibi olanlar elbette vardı, ama bunlar ana kütle değildi. Çoğunlukla geniş arazi kapatmış, hayvancılık veya küçük üretim yapan, gecekondu kategorisinin sınırında veya dışında, daha çok arazi sahibi olmuş haneler bu konuma geldi. Bunlar gecekondu nüfusunun küçük bir azınlığıydı.
Asıl Rantı Kim Aldı?
Birincisi müteahhit. Gecekondu üzerine yapılan apartmanın satışından elde edilen değer, sakinle paylaşılanın kat be kat üstündeydi. Müteahhit hem inşaat kârını hem rant kârını aldı. İkincisi arsa işindeki şirketleşmiş aktörler. Pazarlık sürecini yöneten, sakini hizalayan, müteahhitle bağlantı kuran bu aktörler aracılık payını aldı. Üçüncüsü siyaset-belediye hattı. Plan değişikliği yetkisi siyasi-bürokratik bir yetkiydi; bu yetkinin kullanımının yarattığı değer artışı, dolaylı yollarla siyaset-belediye eksenine aktarıldı. Dördüncüsü yan-aktörler. Bankalar (kredi maliyeti üzerinden), reklam-pazarlama sektörü, yan tedarikçiler. Bütün bu aktörlerin ortak özelliği, gecekondulu olmamalarıdır.
Yani 80 sonrası dönüşüm bir rant operasyonuydu, ama rantı esas alan “gecekondulu değil” dönüşümü organize eden katmanlardı. Gecekonducuya düşen pay, kendi yarattığı emek-bilgi-mekân varlığının çok küçük bir karşılığı oldu. Mit, gerçeğin tersine çevrilmiş halidir.
Direnenler: Yapılabilirliğin Kanıtı
Bu sürecin en önemli ama en az konuşulan boyutu şudur: bütün baskıya rağmen, ıslah imar planına dahil olmayı reddeden, evini koruyan, dönüşüme girmeyen haneler de vardı. Sayısal olarak azınlıktılar; ama varlıkları yapısal olarak önemliydi.
2000'lerde hâlâ büyük şehirlerde -Ankara'nın çeperinde, İstanbul'un bazı bölgelerinde, İzmir'in eski mahallelerinde- eski tek katlı veya iki katlı gecekondu yapıları görülebiliyordu. Bu yapılar genellikle direnen sakinlerin elindeydi. Direnişin biçimi farklı oldu: kimisi pazarlığa katılmadı, kimisi pazarlık koşullarını kabul etmedi, kimisi yasal süreçle dönüşümü geciktirdi.
Bu direnenlerin varlığı, yukarıda anlatılan plancı programının bir hayal değil, “fiili olarak yapılabilir bir alternatif” olduğunun göstergesidir. Çünkü onlar tek başlarına, devletin desteği olmadan, plancı iradesi olmadan, sadece direnerek, evlerini koruyabildiler. Eğer devlet ve plancı destek verseydi, dokuyu bütünüyle koruyacak bir yasallaştırma + sağlamlaştırma + altyapı iyileştirme programı tasarlasaydı, bu direnenlerin yaptığı şey “tüm gecekondu alanı için” mümkün olurdu. Bireysel direniş yapısal bir programa dönüşebilirdi. Dönüşmedi. Çünkü siyasi-ekonomik tercih başka yöne kaymıştı. Ama dönüşmemesi, dönüşemeyecek olduğunu göstermez. Direnenler, kapının açık olduğunun kanıtıdır.
VI. 80 Sonrası: Mülk Sahibi Gecekonducudan Kiracı Kamu Görevlisine
80'ler ve 90'larda gecekondu alanlarındaki nüfusun yapısı önemli bir dönüşümden geçti; ama bu dönüşüm yaygın söylemin anlattığından farklıdır.
Yaygın söylem şöyledir: gecekondu sakinleri ekonomik olarak güçlendi, daire-kat aldı, kentsel orta sınıfa katıldı; gecekondu mahallesi soylulaştı veya boşaldı. Kısacası mülksüz, mülk sahibi olarak yükseldi ve “kentlileşti”.
Gerçek Farklıdır.
Eski gecekondu sakini ailelerin önemli bir kısmı, evlerini “kiraya verdi” ve apartmanlara taşındı. Bu kira gelirinin asıl kaynağı bir sınıfsal yükselişten çok, bir piyasa hareketinden geldi: kentsel kiralar 80 sonrası enflasyonla beraber yükseldi, gecekondu mahallesinin konumu kent genişledikçe görece avantajlı hale geldi, ulaşım ağına yakınlaştı; ve eğitim almış yeni nesil gecekondulu artık kamu görevlisi, beyaz yakalı, küçük esnaf konumlarındaydı, dolayısıyla statü olarak apartman sakinine yakındı. Apartmanda yabancılık çekmeyecekti. Gecekondu sakinliği bir damga olduğu için, mülk olarak gecekonduyu elinde tutmak ama ikamet olarak apartmana geçmek mantıklı bir stratejiydi.
Bu strateji bireysel olarak rasyoneldi; ama yapısal olarak, gecekondunun “sınıfsal işlevini” dönüştürdü. 70'lerin gecekondusu, mülksüzü mülk sahibi yapan bir mekanizmaydı. Sakin emek koyarak, kollektif organizasyonla, devletten yasallaştırma talep ederek, kendi mülkünü kuruyordu. Mülksüzlük geçici bir konumdu, gecekondu emekle mülk üretiyordu.
90 sonrası gecekondu farklı bir mekanizma haline geldi: mülksüzlüğü “kalıcılaştıran” bir kira pazarı. Çünkü artık eski sakinler mülk sahibi olarak çekildi (apartmana taşındı), evlerini kiraya verdi; yeni gelenler ise emek-bilgi-organizasyon ile mülk üretemiyordu, çünkü gecekondu kurma dönemi kapanmıştı. Yeni gelen sadece kiracıydı, ve kiracı kalmaya mahkûmdu.
Bu Yeni Kiracı Kim?
Yaygın anlatı "marjinal kesim" der. Bu yanlıştır. 80-90 sonrası gecekondu kiracılarının önemli bir kısmı kamu görevlileridir: polis, memur, öğretmen, küçük rütbeli askeri personel, kamu çalışanları. Bunlar marjinal değildir; aksine, klasik olarak Türkiye'nin “çekirdek orta sınıfı” sayılan kategorilerdir. Niye gecekonduda kiracı oluyorlar?
Sebepler kümeli. Birincisi, kamu görevlisi maaşları 80 sonrası reel olarak düştü, yüksek enflasyonla eridi. Lojman sistemi de aynı dönemde küçüldü. İkincisi, kentsel kiralar yükseldi; düz arazide planlanmış mahallelerin kiralarına kamu görevlisi yetişemedi. Üçüncüsü, gecekondu mahallelerinin kentsel konumu iyileşti, kent büyüdükçe çeperdeki mahalleler artık merkeze yakın hale geldi, ulaşıma erişim sağladı. Dördüncüsü, gecekondu sakinliği artık sosyal bir damga olmaktan çıktı çünkü komşular da statü olarak denkleşmişti. Sonuç: 90'lardan itibaren Türkiye'nin geleneksel alt-orta sınıfının önemli bir bölümü gecekondu kiracısı oldu.
Bu, Türkiye'nin son kırk yıllık konut tarihinin en az adlandırılmış yapısal değişimidir. Çünkü mülksüzleşme artık marjinal kesimin kaderi değil, geleneksel orta sınıfın kaderiydi. Polis bile kiracı olabiliyordu, öğretmen, hemşire kiracı kalıyordu, memur ev sahibi olamıyordu. Bu, mülksüzlüğün “çekirdek nüfus sorunu” haline geldiğinin işaretiydi.
Gecekondu, bu değişimin sahnesi oldu. 70'lerde mülksüzü mülk sahibi yapan mekanizma; 90 sonrası, kentsel orta sınıfı dahi mülksüz olarak barındıran kira yapısına dönüştü. Mekân aynı, işlev tersine. Bu tersine çevriliş, Türkiye'nin neoliberal dönüşümünün yapısal bir göstergesidir ve gecekondunun kendisi bu göstergeyi en açık biçimde okutan mekândı.
VII. Bugüne: Deprem Söylemi ve Yıkımın Yeniden Üretimi
2025 itibariyle Türkiye'de gecekondu meselesi yeni bir biçim altında ortaya çıkıyor: kentsel dönüşüm söyleminin “deprem güvenliği” gerekçesiyle yükselişi. 1999 Marmara depremi, 2011 Van depremi, 2023 Pazarcık-Elbistan depremleri sonrası, "yapı stoğunun yenilenmesi" siyasi söyleminin merkezine yerleşti. 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun (2012) bu söylemin yasal çerçevesini kurdu. TOKİ uygulamaları, kentsel dönüşüm projeleri, riskli yapı tespiti süreçleri… Hepsi aynı söylem üzerinden meşruiyetini kuruyor: deprem güvenliği için yıkıp yeniden yapmalıyız. Bu söylem 80'lerin söyleminin mirasçısıdır. Mantığı aynıdır: var olanı sökmek, yerine yenisini koymak, sürecin organizasyonunu özel sektöre devretmek. Tek fark, gerekçedir: 80'lerde gerekçe "modernleşme" idi, bugün gerekçe "deprem güvenliği"dir. Ama yapı aynıdır: yıkım + müteahhit + sakin pazarlığı + apartmanlaşma + rant.
Sağlamlaştırma yolu hâlâ açıktır, ama hâlâ konuşulmamaktadır. Türkiye'de mevcut yapı stoğunun büyük bölümü için deprem güvenliği bir mühendislik müdahalesiyle -taşıyıcı sistem güçlendirme, ek perde duvar, temel takviyesi, kritik düğüm noktalarının iyileştirilmesi- sağlanabilir. Bu müdahaleler yıkımdan kat kat ucuzdur, hızlıdır, sakini yerinden etmez, dokuyu korur. Mühendislik bilgisi vardır, modeller vardır, uygulama örnekleri vardır.
Yapılmıyor. Çünkü Sağlamlaştırma Rant Üretmiyor. Yıkım Üretiyor.
Bu gerçek, 80'lerin gecekondusunda da geçerliydi, bugünün eski yapı stoğunda da geçerli. Türkiye'nin konut politikası deprem güvenliği için tasarlanmış değildir; rant üretimi için tasarlanmıştır, deprem söylemi de bu üretimin meşrulaştırma aracıdır.
Bu saptamanın gecekondu tarihiyle bağı doğrudan: aynı yapısal mantık, kırk yıl önce de bugün de iş başındadır. Sakin yerinden ediliyor, doku sökülüyor, mülksüz mülksüz kalıyor, mülk sahibi orta sınıf yerini kaybediyor, müteahhit kazanıyor, belediye-siyaset-arsa şirketi üçgeni rant üzerinde örgütleniyor. Bu yapıyı kırmanın yolu, sağlamlaştırma tekniğinin ciddiyetle gündeme alınması, sakinin yerinde tutulması, dokunun korunması ve plancılığın bu üçü için teknik-politik araç geliştirmesidir. Bu, yapılmamış bir plancı programının bugünkü uzantısıdır.
VIII. Kaçırılan Yol
Bu metni "geç kalmış" sayma eğilimi, kaçırılmış bir yola dönüp bakmanın bir işe yaramayacağı varsayımına dayanır. Bu varsayım yanlıştır.
Kaçırılmış Yola Dönüp Bakmak İki İş Yapar.
Birincisi, mevcudun zorunlu olmadığını adlandırır. Türkiye'de gecekondu yıkıldı, dönüştürüldü, apartmanlaştırıldı; bu süreç bugün doğal bir tarihsel akış olarak sunulur. Sanki başka türlü olamazdı. Oysa olabilirdi. Yasallaştırma + dokunun korunması + eğimli arazi mühendisliği + sağlamlaştırma yolu vardı, açıktı, denenmedi. Denmemiş olması, denenemez olduğunu göstermez. Mevcut, zorunlu değildir; siyasi bir tercihtir. Kaçırılmış yolu adlandırmak, bu tercihin tercih olduğunu gösterir.
İkincisi, bugüne araç sunar. Türkiye'de bugün hâlâ eski yapı stoğu vardır, kentsel dönüşüm söylemi devam etmektedir, deprem güvenliği gerekçesiyle yıkım gündemdedir. Bu süreçte alternatif söylem zayıftır. Eğer 70'lerin gecekondusunda mümkün olan başka bir yol bugünün yapı stoğu için de düşünülebilirse -sağlamlaştırma, sakini yerinde tutma, dokunun korunması- o zaman geçmişin kaçırılmış yolu, bugünün politikalarını eleştirmek için bir dayanak haline gelir.
Bu metnin konumu şudur: gecekondu örneği üzerinden, Türkiye konut rejiminin yapısal bir okumasını sunmak. Gecekondu romantik değildir, kahraman değildir, idealize edilmemelidir. Sınırları vardı, sorunları vardı, eksiklikleri vardı. Ama içinde “az destekle daha iyi bir kente dönüşebilecek” mekânsal-toplumsal bir potansiyel taşıyordu. Bu potansiyel görülmedi, kullanılmadı, silindi.
Plancılığın bu silmedeki payı küçümsenemez. Kanona uymayan bilgi türünü silmek, kanonun savunma refleksiydi. Sakinin yapım becerisi, mahalle kurma kapasitesi, komşuluk üretme kabiliyeti… Bunlar plancının sahip olmadığı bilgilerdi, ve plancı sahip olmadığı bilgiyi meşru saymadı. Sandercock'un planlama tarihindeki "görünmez kılınanları görünür kılma" çağrısı (Sandercock, 1998), Watson'ın "çatışan akılsallıklar" tezi (Watson, 2003, 2009), Miraftab'ın "icat edilmiş alanlar" kavramı (Miraftab, 2009). Bunların hepsi gecekondu için söylenmiş gibi okunabilir, ama bu yazarlardan önce, yazılmamış bir Türkçe plancı sezgisi de aynı şeyi söylüyordu.
Bu yazılmamış sezgiyi yazıya geçirmek, geç kaldığı için anlamını yitirmiş bir iş değildir. Türkiye'nin bugünkü kent meselesini yeniden düşünmek için, 70'lerin gecekondusunda kaçırılan yola dönüp bakmak gerekiyor. Çünkü o yol kapanmadı. Sadece girilmedi.
---
Bu metin, 1980'lerin sonlarında akademik tez olarak kurgulanmış ama akademinin koşulları nedeniyle yarım bırakılmış bir çalışmanın, kırk yıl sonra yeniden ele alınmış halidir. Kaynaklar arasında, dönemin gecekondu yazınının (Şenyapılı, Erder, Kıray, Işık-Pınarcıoğlu) tanıdık metinleriyle birlikte, daha sonraki kuşağın eleştirel yazınının (Kuyucu, Türkün, Karaman) ve uluslararası planlama kuramının (Sandercock, Watson, Miraftab, Turner) eserleri yer almaktadır.