Planlama ve Eğitim Süreçlerinde Plancıların ve Oda'nın Rollerinin Yeniden Tanımlanması Üzerine Bir Deneme*

 * Dünya Şehircilik Günü, Türkiye 13. Kolokyumunda (1988) Şehir Plancıları Odası adına sunulan bildiridir. Planlama Dergisinin 89/2,3,4’üncü sayısında yayınlanmıştır.

 V. Senihi KİTAPÇI

  

Yöntem ve Perspektif                        

Bir konuda araştırma yaparken sorunları saptayıp, çözüm önerileri ararken ya da tez geliştirirken verili pratik koşulların düşüncelerimizi, ütopyalarımızı hiç olmazsa düşünce düzeyinde sınırlamaması gerektiğine inanıyorum.  Herhangi bir konudaki düşüncelerin bütünlüklü ve tutarlı bir şekilde, eklektizme düşülmeden verilebilmesi; onun, anlaşılabilirliğini artırmanın da ötesinde ne için uğraş verilmekte olduğunu da açıkça belirler.  Var olan koşullar, pratiğin dayatmaları ancak bu türden geniş perspektifli çalışmalarla aşıla­bilir.

O halde; planlama eğitimi konusunu tartışırken, kuşkusuz, var olan planlama, üniversite ve eğitim pratiğini ve teorisini de değerlendireceğiz. Fakat, düşünce ve tezlerimizi bu var olan ve süregelen durumla sınır­lamayacağız. Yine planlama mesleğini irdelerken, süregelen kent planı üretim yöntemleri ve uygulamalarını göz önüne ala­cağız; olması gerekeni, hedefimizi, bundan adeta bağımsızca ortaya koyacağız.

Var olanın niteliklerini iyi belirlemişsek; tezlerimiz ve he­deflerimiz, pratikte kendilerine filizlenme yollarını bulacak­lardır. Kuşkusuz, var olanın dönüşümü kolay olmayacaktır. Var olanı, eklemeler, yamamalar yoluyla değiştirmeye, biçimlen­dirmeye çalışmak yerine, kar­şısına alternatifini koyarak dönüşüme zorlamak daha tutarlı olacaktır.

Üniversite ve Bilim Eğitimi

Bilim; önceleri, insan­lığın doğa üzerindeki de­netim çabalarının aracı ve sonucu iken; teknolojik ge­lişmenin boyutlanmasıyla, sı­nırları, süregelen toplumsal ilişkilerce belirlenip, sınırlan­maya başlanmıştır. Oysa, bili­min potansiyel üretici gücünün sınırsız gelişimi, özgürlükte ilerlemeyi; özgürlükte ilerleme, özgürlüğün bilincinde ilerle­meyi gerektirmektedir. İnsanın insan üzerindeki her türlü ege­menliğinin ortadan kalkmasına ve insanın doğa üzerindeki ege­menliğinin artmasına yönele­bildiği sürece; bilim, insanlığın özgürleşmesi yolunda kendini gerçek anlamıyla ortaya koya­bilir. Aslında bu nedenle de bi­limin, bilimsel gelişmenin sı­nırları var olan toplumsal iliş­kilerin ölçülerince belirlenemez.

Bu noktada, bir gerçek üni­versite tanımının üç önemli sa­cayağını, bilimsel araştırma, bilimsel bilginin üretimi ve uz­manlaşma olarak sayabiliriz. Ve bütün bunların oluşacağı ve oluşturacakları yaratıcı, özgür bir evrensel kültür ortamı...

Üniversiteyi tarihsel gelişi­mi içerisinde ele aldığımızda, bundan farklı durumları, farklı yaklaşımları bulmak olanak­lıdır. Bunun başlıca iki nedeni söz konusu edilebilir. Birincisi, üniversitenin tarihsel olarak düşünsel temelleri olan bazı öğelerin yanı sıra, toplumlara göre değişebilen, bilimsel bil­ginin niteliğini ve bunun top­lumda uygulanma süreçlerini et­kileyecek felsefi temellerin motivasyonu veya toplumsal para­digmalar ya da ideoloji olarak tanımlanabilir.

İkincisi, toplumsal iş bölü­münün istemleri ve teknolojik gelişmenin hızı doğrultusunda uzmanlaşma eğilimi ve dolayı­sıyla entelektüel çalışmayla üretken çalışma arasındaki ayı­rımın toplumsal yapıya bağlı olarak değişim göstermesidir.

Dolayısıyla hem tarihi süreci hem de bugünü kapsayacak, yarını ve tüm örnekleri açık­layacak genel bir üniversite tanımı yapmanın oluşturacağı eksiklikler ya da sakıncalar or­taya çıkıyor. Bu durumda, var olanları tekil veya değişmez örnekler olarak ele almak veya bu andaki durumları, gelecek için bir kalıp olarak düşünmek hatalıdır. O halde, yapılması gereken; olması gerekeni tanımlama ve ona ulaşacak yol ve yöntemleri bulma çabası ol­malıdır. 

Gerçek üniversite tanımında beliren üç önemli öğeden bilim­sel araştırma ve bilimsel bilgi­nin üretimi, oldukça iyi bilinen kavramlardır. Uzmanlaşma kav­ramı ise, özellikle son yıllarda değişen toplumsal süreçlere bağlı olarak, uzmanlaşmış mes­lek adamı yetiştirme ile özdeş­leşmiş durumdadır. Bunun ne­denlerini, fazla gerilere gitme­den, ülkemizin son 30-40 yıllık dönemini kabaca gözden geçire­rek bulabiliriz.

1950'li yıllarda başlayan, toplumsal üstyapı kurumlarını zorlayan sosyo-ekonomik dönü­şüm sancılan, özellikle 1960’lı yıllardan itibaren üniversiteler­de, uzmanlaşmış teknik adam­lar, teknisyenler yetiştirmeyi, bilimsel araştırma ve bilimsel bilginin üretimi görevlerinin önüne geçirmeye başladı. Bu durum, ülkede ağırlık kazanan "dışa bağımlı sanayileşme” politikasının istemlerine uygun uzman işgücünü sağlayıcı, dev­let ve piyasaca belirlenen işgü­cü talebine uygun uzmanlaşma ve meslek adamı yetiştirme programlarına geçiş için üniver­siteleri dönüştürmeye başla­manın başlangıcı sayılabilir.

Üniversite ve mesleki eğitim kurumu kavramları birbirine karıştırılıyordu. Daha önceleri, teorik yanı ağır basan, sosyal bilimler ve temel fen bilimleri programları ağırlıklı olan üniversiteler, yeni politikalara uygun teknik uzmanlaşmayı sağlayıcı programlara yöneldiler. Giderek, gü­nümüzdeki örnekleriyle görül­düğü gibi; temel fen bilimleri ve sosyal bilimler bölümleri olmayan üniversiteler kurul­maya başlandı.

I950'li yıllarda uluslararası platformlarda projelendirilen, ODTÜ, Fen Lisesi, Hacettepe Üniversitesi gibi projeler, bu günkü Bilkent, Açık Öğretim türü en olumsuz örneklerin ha­bercisi sayılabilirler, ülkenin, dışa bağımlı sanayileşme ve gelişme politikası; teknolojiyi, üretme yerine, üretilmiş teknolojiyi alıp, uygulama, kopyala­ma şeklinde olunca; 1960'larda iyice egemen olmaya başlayan faydacı yaklaşımların yanı sıra, o yıllarda üniversite ortamının gerektirdiği özgürlük ve özgür düşünce ortamında oluşan, tam bağımsızlık ve halkla üniversi­teli kopukluğunu giderme ça­bası üniversitelerde filizlendi, gelişti.

Görüldüğü gibi, bir kurum olarak üniversitenin amaç ve işlevleri toplumsal yapının temel niteliklerindeki değişme ve çelişmelerle uyarlanabiliyor. Fakat, toplumu harekete geçiri­ci, yönlendirici düşünsel temel, bu dönüşümlere bu denli kolay uyarlanamıyor. O yıllarda, ya­ratılan görece özgürlük orta­mında, toplumun çeşitli kesim­leri sınırlan aşan bir gelişim gösterdiler.

1980’lerde tüm kurumlar gibi üniversite de reorganize edildi. Temel amaç, süregelen toplumsal ilişkilerin ölçülerin­ce sınırlanmak istemeyen düşünsel temelin, bir ölçüde hizaya gelmesiydi. Bunu ancak, bilimsel bilginin üretiminin gereksinim duyduğu özgür düşünce ortamının baskı ve tasfiye ile yok edilmesi yoluyla başardılar.

E. Hirch, 1946 yılında hazırladığı üniversite özerkliği ra­porunda; "devlet idaresine ait kırtasiyecilik ve vesayet anla­yışı, mümkün olduğu kadar geniş bir hareket serbestliğine muhtaç olan bir faaliyete dayatılırsa bunun bir sonucu, olarak; üniversite, bir kışla ha­lini alabilir ki, bu gerçek bili­min mezarı demek olur." şeklin­de işaret elliği tehlike 1980’le birlikte gerçekliğe dönüştü.

Bunun yanı sıra. YÖK siste­minin getirdiği önemli dönü­şümler vardır. Uluslararası iş bölümü (veya görev tayini)’nde Türkiye'ye verilen yeni rolün gerektirdiği uzmanlaşma ve iş­gücü istemini karşılamaya yö­nelik; Bilkent türü ileri tekno­lojiyi kullanmaya dönük uzman, meslek adamı yetiştirme üniver­siteleri dönemi başlatıldı. Mer­kezi olarak belirlenmiş prog­ramlarla, bilimsel araştırmalara ve özgür düşünce ortamına açık, ders programları olanağı yok edildi. Bilimsel düşünceye ay­kırı olarak, öğrenciliğin, dersle­rini harfiyen bilmekten oluş­tuğu düşüncesi, sınavlar sistemi benzeri önlemlerle etkinleştiril­di. Sonsuz örnekle derinleştirilebilecek bu dönüşüm süreci, özetle; bilimsel bilginin üreti­leceği, bilimsel araştırmaların yapılacağı özgür düşünce or­tamını yok edip; üniversiteleri, asli ürünü olan bilim adamı ye­tiştirme görevinden alıkoyup, yan ürünü olması gereken meslek adamı yetiştiren kurumlara dönüştürdü. Meslek Yüksek Okullarının üniversiteler bünyesine katılması, fakülte yapılması veya fakültelerle birleşti­rilmesi; kontenjanların merkezi baskılarla artırılması bu bilinçli ve sistemli çabanın ürü­nüdür.

Kent Planlama ve Plancılar

Kent planlama ve imar planlama kavramları, ül­kemizde o denli birbiri­nin yerine kullanılır oldu ki; kent plancı ile imar planı yapımcıları adeta özdeşleşti, imar planı yapım süreçlerinde yer alan farklı disiplinlerden kişile­re karşı tavır, plancıların en önemli sorunu imiş gibi görün­meye başladı.

Bu tutumun eğitim kurumlarına yansıması da, imar planı yapımcısı olacak fiziki plancı yetiştirilmesinin, programlarda ne kadar, nasıl ve hangi dönem­lerde yer alması tartışmaları şeklinde oldu. Kuşkusuz, bunda, ülkemizdeki kent planlama pra­tiğinin en önemli parçasını oluşturan plan üretme süreci olan "imarcı" yaklaşımın etkin­liğinin ve yaygınlığının payı büyüktür.

Buna, üniversitelerin merke­zi yönetimin vesayeti altına alınarak, meslek okullarına dö­nüştürülmeye çalışılması, kon­tenjan artırma türü baskıların uygulanması ve üniversite me­zunu kent plancılarının işsizlik ve alternatifsizlik durumu ile karşı karşıya bulunmaları da ek­lenirse; kent planlama eğitimi yapan üniversitelerin, fiziki plancı ve giderek, imar plancı yetiştirme yoluna gitmelerinin başlıca nedenlerini bulmamız olanaklı olur.

Başka bir üzücü gerçekliği­miz de üniversiteleri bilimin üretileceği yerler olarak görme­menin ve faydacı düşüncenin et­kisiyle bilim adamlarının top­lum içindeki maddi ve manevi statülerinin düşürülmesiyle; öğ­retim üyeleri, maddi ve manevi kayıplarını karşılamak üzere, YÖK'çe hazırlanan tezgâhta (döner sermayelerde) imar planı süreçlerine birer yaldızlı mü­teahhit edasıyla daldılar. Kendi­leri dalmakla kalmayıp, öğren­cileri ve eğitim programlarını da o yola çektiler.

Üniversitelerin asli görevle­ri unutuldu. Mesleki pratik, meslek adamı yetiştirme, var olan plan üretim süreçleri, eği­tim programlarının başlıca kaygıları oldu. Çeşitli gerekçe­lerle, eğitim programları imar planı yapım süreçlerini öğreten programlara dönüştü. Bu nokta­da, şu soruyu sormak kaçınıl­maz oluyor. Acaba, var olan imar planı yapımı tarzı yerine başka bir şeyler geliştirilirse o zaman şehir plancı unvanlı “imarcılar” ne işler yapabilecek­ler?

Buraya kadar ifade edilmeye çatışılan düşünceler, plancı unvanlı kişilerin kendilerine ya­kıştırdıkları, ya da toplumsal yapı tarafından onlara biçilen “planlayıcı”, yani, başkaları adı­na ve bazen de o başkalarına rağmen karar verme hak ve yet­kisine sahip meslek adamı rolü­nü sorgulamadan geçiştirilmeye çalışıldı. Aslında, sorun ve so­runun çözüm yolları bu konuda yapılacak belirlemeler sonrasın­da ortaya çıkabilecektir.

İmar planları yoluyla kent planlamasının varabildiği ve varabileceği yer pek çok tezle ortaya konmuştur. Ülkemizdeki durum; planın, kentin 20-30 yıl sonrasının iki boyutlu resmedilmesi şeklinde algılandığı; planı çizen plancının kimliği ve nite­liğinin özde pek fazla niteliksel bir değişikliğe yol açmadığı; tasarımın ülkesel ve yerel süreç­leri kucaklayamadığı, uygula­manın  plan aksine veya plan­dan bağımsızca yapılageldiği; halkın planlan ilgisinin, kendi parselinin ötesine varmadığı; yerel yönetimlerin demokratik bir yapıya bürünmediği; teknik beceriksizlik ve yolsuzlukların çok önemli boyutlarda olduğu bir planlama süreç ve tarzı şek­lindedir.

Bu durum, ülkemizdeki sosyo-ekonomik yapı ile uyum gösteren, onunla özde bir çeliş­kisi olmayan -ki böylesi bir uz­laşmazlığı olsaydı, mutlaka farklı bir planlama yaklaşımımı dönüşüm, sistemin gereği olarak ortaya çıkabilecekti- “imarcılık” tarzının alternatifinin gün geçirmeksizin ve ısrarla günde­me getirilmesinin gerekliliği­nin açık kanıtıdır.

Öncelikle, bize toplumsal yapı tarafından yüklenilen ve toplumsal eğitim süreçleri aracı­lığıyla, benimsediğinizi, başka­ları adına, başkalarına rağmen plan yapabilme, henüz hayatta olmayan insanlar, çocuklar, gençler, yaşlılar için, mekânsal ve sosyal yaşamı, tek başımıza veya bir grup seçkinle birlikte belirleme haklarımızı tartışmalıyız.

Bir kent planı oluşturulur­ken en asli unsur olan, orada yaşayan halkın, istem ve karar­larının plana yansıyamaması ya da planın uygulanması süreçle­rinde halkın doğrudan karar ve­rici ve denetleyici olarak yer al­maması, sonuçta, plancıların öznel görgüsü ve bilgisi öl­çeğinde planlar yapılmasına yol açmaktadır. Tekdüze, kent doku­ları, doğal ve tarihi çevre ile uyumsuz yapılaşma; büyüme ve gelişme tapıncına bağlı olarak sosyal yapıdaki değişmelerin göz ardı edildiği fiziki planlar bu sürecin sonucu olmaktadır. Böylesi bir durum gösteren plan­ların da gerçekleşebilirliği ve uygulama süreçlerinde alacağı tepkiler bildiğimiz, gördüğümüz olgulardır.

Katılımcı Planlama ve Plancılar

En azından yüz yılı aşkın bir süredir Türkiye'de aydınların-elitlerin, hal­ka bakışı genel çizgisiyle bir değişim gösterememiştir; “Bu halk cahildir, adam olmaz; bun­larla bir şey yapılamaz, bizi an­lamıyorlar.” Bu yaklaşımın so­nucu olarak; yıllardır elit ay­dınlar hemen her konuda, halk adına, halka rağmen veya popülizm yoluna düşerek, halk için kararlar verdiler, ilginçtir ki yakın dönem tarihimiz incelen­diğinde, nitelikçe önemli ve başarılı işler yapıldığı da söyle­nemez. Kentlerimizin durumu ortadadır.

Toplumsal yapının bize ver­diği rolü, yadsımamızın, yar­gılamamızın zamanı geldi, ge­çiyor. Sağlıklı ve doğru kent­leşme ve planlama için daha doğru bir temelde yeni yapılan­ma ve süreçleri oluşturmanın ça­bası içinde olmalıyız.

Planlarımız ve kararlardan birinci derecede etkilenen hal­kın karar süreçlerine karar verici olarak katılması, uygulamayı doğrudan denetleyici olarak kent planlama sürecinde yerini alması gerekliliği tartışma götürmeyecek denli açık ve evrensel bir gerçektir.

Sorun, bu sürecin nereden başlayacağı, hangi mekanizma ve araçlarla gerçekleşeceği nok­tasında odaklanmaktadır. Baş­langıç noktası, kent plan­cılarının ve diğer elit aydınların planlama sürecindeki rol de­ğişikliğine hazırlanmalarıdır. Herhangi bir temsili seçilme­nin sonucu olarak, başkaları adına plan yapma yetkimiz ol­madığı halde, salt teknik eğiti­mimiz sonucu edindiğimiz mes­leki formasyonla, halkın fiziki ve sosyal yaşamım belirleme hakkını, bir grup elitle birlikte elde tutuyoruz. Oysa, mesleği­mizin gereği; sorunların belir­lenmesi, halkın karar verebil­mesi için önerilerin, alter­natiflerin hazırlanması ve tek­nik bilgilerin karar vericilere ulaştırılması olmalıdır.

Bu rol değişikliğini, benim­semenin oldukça güç olacağı or­tadadır. Bir sultanın yüz yıl önce dile getirdiği "halkımız cahildir, eline tüfek versen ken­dini vurur." düşüncesi hala yaygındır. Bunu aşmak zorun­dayız. Üstelik, tüfek bizim eli­mizde ve halk yine vuruluyor. Kendi kendini vurma özgürlüğü niçin olmasın? Halkın cahil­liği aydınların aydınlatamama­larından kaynaklanır. "Anlamı­yorlar’' diye suçlayacağımıza. "Anlatamıyor muyuz?" diye düşünmeye çalışalım, üstelik, karar verme mekanizmalarının dışında bırakılmış, denetim hak ve yetkisi olmayanların, ceha­letlerini nasıl giderebilecekleri­ni, cahil olmadıklarını nasıl kanıtlayabileceklerini de düşün­mek gerekir.

Katılımcılığın, genellikle yapılacak işe halkın para ve iş­gücü ile katılması anlamında sınırlandırılarak algılandığı or­tamda; planlama gibi bir sürece halkın karar verici olarak katı­lımını sağlamanın oldukça so­runlu ve zor bir yol olduğu bi­linmelidir. Fakat, yaşamdan kaynak bulan, halkın plana ve çevresine sahip çıktığı, uygula­manın doğrudan halk tarafından denetlendiği planlı bir kentleş­me için başka yol görünmüyor.

Katılımcı bir planlama mo­deli ise, geniş ölçekli bir tar­tışmalar dizisinin ve pratik sı­namaların sonucu oluşturulabi­lir. Önemli olan, var olan plan­lama sürecinin asli unsurların­dan biri olan plancıların, bu rol değişimine hazır olup olma­dığıdır.

Planlamada Uzmanlık Eğitimi

Plancıları, diğer meslek­lerden farklı olarak on­ların üzerinde tek başlarına karar verici ve politika belirleyici olarak görürsek -ki var olan planlama süreçlerince yadsınmayan bir roldür-, farklı alanlarda kararlan tek başına üretecek plancıları yetiştirmek için uzmanlaşma kaçınılmaz olmaktadır. Plancının, bütünü gözeten, bütüne ilişkin alterna­tifler, çözümler üreten, öneren kişi olması gerektiği kabul edildiğinde ise, çeşitli uzmanlık alanlarına ilişkin konularda sığ olmayan, ama başka bir uz­manlık alanı ile tam olarak örtüşmeyen bilgiler edinmesi kaçınılmazdır.

Plancıyı, bir konuda, kendi başına karar üreten kişi veya grup olarak algılamıyorsak; farklı konular üzerinde yoğun­laşmış, uzmanlaşmış plancılara gereksinim olacaktır. Fakat, örneğin ulaşım planlaması üze­rine uzmanlaşmış bir plancının, trafik mühendisliği mesleği ile örtüşük bir eğitim ve bilgi edinmesini istemek; bir trafik mühendisinin, bir parça genel plancılık eğitimi görmesini sağlamakla elde edilecek sonuç­tan farksızlaşır. Plancılar kantitatif tekniklerde uzmanlaşmalı ama bunun sınırı istatistikçilikten, bilgisayarcılıktan ayrıl­malı. Eğer eğitim o noktaya yöneliyorsa, bu planlama bö­lümlerinde değil ilgili meslek dallarında tamamlanmalı, orada yapılmalıdır. Yani, planlama eğitimi gören biri, eğer bazı alanlarda "uzmanlaşmak" istiyorsa o alanın eğitim programını izlemelidir. Planlama eğitiminde uzmanlaşmanın sınırı buradadır.

Eğer plancıları, karar verici durumda olan bir katılımcı yapı için öneriler geliştiren, önerile­ri tartışan kişiler olarak tanım­larsak; burada, diğer meslekler ve uzmanlık alanları ile ilişki­lerimiz sorunu belirir. Planlamanın, diğer disiplinler arasında veya birçoğunun ara kesitlerin­den oluşan, onların üzerine bir yerde olduğunu görüyorsak; plancı, birbirinden ayrık süreç­lerde uzmanlaşmayı gerçekleş­tirmiş; bu disiplinler arasındaki bölgede, bilgilerin sentezini sağlayacak konumdadır. Do­layısıyla, plancının uzmanlık alanı disiplinler ve uzmanlıklar arası olmak noktasında belirir.

Plancıların uzmanlaşması, kendi içlerinde iş bölümü an­lamına gelmelidir. Alanın ge­nişliği karşısında, plancılar da sorunların çözümü noktasında bir araya gelmek koşuluyla, kendi aralarında belli alanlara yoğunlaşarak, genel plancılık fonksiyonlarını kaybetmeden belirli bir alanda uzmanlaşabi­lirler. Önemli olan, uzmanlaş­manın plancılık formasyonun­dan fazlaca ayrıklaştırılmadan yapılması gereğidir. Aksi du­rumda, ilerde, plancıları da planlayacak daha genel, üst di­siplinlerin oluşması kaçınılmaz olacaktır.

Planlama Bilimi ve Meslek Adamı Eğitimi

Uluslararası düzeydeki rol tayini nedeniyle; ülke­mizdeki sosyo-ekonomik yapılanmadaki düzenleme­lerin, üniversitelere uzanması sonucu; üniversitelerde bilimsel bilginin üretilmesi, bilim edamı yetiştirilmesi, bilimsel araştır­maların yapılmasının yerine konan ilişkiler; şehircilik eğiti­minde, ülkedeki planlama süreç­lerinin varolduğu şekliyle yeni­den üretimi, bu üretimi ger­çekleştirecek meslek adamlarını yetiştirilmesini ve araştırma ye­rine de uygulamalar yapılma­sını dayattı.

Ne yazık ki, üniversiteler, bir serbest plancılık bürosu gibi, döner sermayeler eliyle imar planı müelliflerine dönüş­tüler. Böylesi işlevi gerçekleştiren kurumların, bilim adamı yetiştiren programlar oluştur­mak yerine, var olan plan üre­tim süreçlerinin gerektirdiği iş­gücü talebini karşılamak üzere, o niteliklere uygun zanaatçılar veya sanatçılar yetiştirmekten öte perspektifleri olamaz.

Var olan koşulların dayat­malarını, yegâne gerçeklik ve değiştirilemez koşullar olarak kabul eden, verili sistem içinde çözüm arayan yaklaşımların başka çıkar yolu da yoktur. Oysa; bizler olması gerekeni belirleyip, onu, isteyip, yap­maya giriştiğimizde, var olanı değiştirme, dönüştürme şansına sahip olabiliriz.

Tıpkı, bilim adamı yetiştir­meyi hedefleyen programların ulaşacağı sonuçlarda buna denk düşer. Böyle bir programın iz­lendiği eğilim sonucunda; süreç­leri etkileyecek, mesleki pratik içerisinde başarılı olacak, teknik ressamlık ve bürokratlıktan öte, plancılık yapabilecek meslek adamları, üniversite eğitiminin yan ürünü olarak belireceklerdir. Var olan mesleki pratiği, sürdü­recek tipte "plancıların" yetişti­rilmesine üniversite eğiliminin yöneltilmesi gereksiz bir gi­rişimdir. Kısa süreli pratikler sonuca, bu tür "mesleki” for­masyonlar kazanılabilmekledir. Dolayısıyla; bu tür formasyon­un, ihtiyaç duyan kurumların veya mesleki örgütlenmelerin, bu alanda geniş eğilim sistemi içinde düşünülmeleri yeterli ola­bilecektir.

Var olan pratiğin, yeniden üretilmesi (imar planlaması) sü­recine giren "üniversitelerin” yolu çıkmazdır. Bilimsel araş­tırma yapmak, kuramsal çalışmalar yürütmek çabası, hiçbir şekilde imar planı yapımcılı­ğıyla eşleştirilemez. Kuşkusuz, pratikten kopuk bir kuramcılığı savlamıyoruz. Pratikten kopma­mak demek, pratiği doğrudan yapmak anlamına gelmez. Pra­tikten kopuk, kuram da olmaz.

Sorun pratik süreçlerle ilişki tarzıdır. Üniversite, pratik, yaşamla bilgi alışverişinde ol­malı, kuramlar geliştirilmeli, bilimsel bilgiler üretilmeli, bunlar pratik süreçlerde sınan­mak üzere açıklanmalı, sınama sonuçlan araştırılarak, yeniden bilimsel süreçler başlatılmalı. Ancak böylesi bir süreçte ye­tişen öğrenciler, bilimin yön­temlerini kavrayacaklar ve bir meslek adamı olma konumuna geldiklerinde, kazandıkları yön­tem bilgisi ve kuranlar aracı­lığıyla, pratik süreçleri algı­layıp, yön verecek, mesleki formasyonlarını gerçekleştirebileceklerdir.

Uzmanlaşma teorilerinin, perde gerisinde yatan, meslek adamı ve pratik süreçler için teknisyenler yetiştirilmesi dü­şünceleri üniversiteleri üniver­site olmaktan uzaklaştıracaktır. Var olan pratiği yeniden üretmeyi bir şekilde içeren programlar, süreçleri etkileme, dönüştürme olanaklarını yitirir­ler.

Konuyu "salt kuramsal eği­tim” olarak görmemek gerekir. Eğitimin pratik süreçlerle de ilişkisi olmalı, pratikten kopuk bir kuramsal çaba anlamsızlaşır. Fakat, pratikten kopuk olmama, eğitim kuramının var olan pra­tiği yeniden üretmesi anlamına yorumlanmamalıdır. Eğitim programları, bir ölçüde pratik süreçleri analiz eden, yorum­layan dersleri de içermeli ve pratiği üreten kurumlarla etki­leşim içinde olunmalıdır.

Ülkemizde, üniversitelerle pratik arasında ara kurumlar ol­maması boşluğu, üniversite tarafından doldurulmaya çalışı­lırsa; üniversitelerin yapısal bir dönüşümü gerçekleşir. Böylece; üniversite, üniversiteden başka bir şey olmaya başlar. Üniversite ile pratik süreç arasındaki eksik kurumların oluşturulmasını ayrı bir plat­form olarak tanımlamalıyız. Bu alanda, bağımsız araştırma ku­rumlan, enstitüler, vakıflar, meslek okulları, meslek kurs­ları, mesleki örgütlenmeler vb. kurumlarının oluşturulması görevi ayrıca ele alınmalı.

Belki de, bir başka çözüm yolu olarak karşımıza çıkacak olgu; üniversiteler arasında, program farklılaşması ile oluşa­cak farklılaşma olacaktır. Böylesi bir yönelim YÖK’le birlikte dayatılan tek tip ders program­ları ve içerikleri baskısının aşılmasının ötesinde, yine üni­versitelere yüklenilen mesleki eğitim baskısının aşılmasında da bir çözüm olabilecektir. So­nuçta, kimi “üniversiteler" mes­leki eğilime yönelik yüksek okullar oluşlarını tescil eder­ken, kimileri de gerçek üniver­sitenin gerektirdiği programlara kavuşabileceklerdir. Herhalde, bu tartışmalardan uzlaşma bek­lemek yerine ayrışmaları sağla­mak, ayrılıkları netleştirmek daha yerinde olacaktır.

Bu aşamada, doğru bir çö­züm yolu olarak; mesleki pra­tiği denetleme, meslek adamı formasyonlarını belirleme, mes­leki pratiğe yönelik eğitim, kurs, staj programlarım düzen­leme ve işgücü talebini saptama, eğitim kurumlan ve üniver­sitelerle, meslek arasındaki iliş­kileri organize etme gibi görev­leri üstlenecek kurumsal yapı­lanmalara gereksinim vardır. Bugün, bu görevi, Odalar ger­çekleştirebilir.

Mesleki pratiğin ve mesleki süreçler İçerisinde meslek adam­larının konumlarının belirlen­mesi ve denetim görevi Odalarca üstlenildiğinde; buna yönelik yapılanmalar geliştirilmeli, üni­versitelerdeki eğitim program­larının oluşumunda Odaların da görüşü alınmalıdır.

Sonuç Yerine

Üniversiteler, asli görev­lerini ağırlıklı olarak ye­rine getirmek üzere; bi­limsel araştırmalara yönelmeli, bilimsel bilginin üretilmesi sü­reçlerini başlatmak ve bilim adamı yetiştirmek hedeflerine yönelik eğitim, öğretim prog­ramları gerçekleştirilmelidir. Meslek adamı yetiştirme, ancak bu sürecin bir yan ürünü olabilir ve mesleki pratik içinde kazanı­labilecek, bir anlamda statik formasyonun, dinamik program­lar içinde yer alması anlamsız olur.

Üniversitelerin pratik süreç­ler ile ilişkisinin, pratik içerisi­ne meslek adamı formasyonu ile girerek gerçekleşmesi yanlış bir tutumdur. Şehir planlama eğitimi veren kurumların birer plan yüklenicisi, olarak plan üretimi yapmaları, eğitim prog­ramlarını olumsuz yönde etkile­mektedir. Bilimsel çalışma ve bilim yapmakla hiçbir şekilde bağdaşmayacak bu yol, bir an önce terk edilmelidir.

Plancılar, kentleşme dina­miğimizi, planlı kentleşmeyi yerel demokrasiyi ve insanların çevrelerine sahip çıkmalarını sağlayabilecek, "katılımcı planlama" yaklaşımı için rol değişimine hazır olmalı; kent planlama süreçlerinde, plan platformu, şu an izleyici konu­mundaki halkın gerçek oyuncu­lar olarak sahneye çıkabilecek­leri dönüşüme uğratılmalıdır.

Planlama eğitimi, plancı­ların gelecekte bilim adamı ola­rak veya mesleki uygulama içindeki plancılar olarak, bu yeni rollerin gerektireceği dina­mizmi kucaklayacak esneklik ve amaçla planlanmalıdır.



KENT, PLANLAMA ve İŞÇİLER, EMEKÇİLER...

 EMEKÇİYİ, YOKSULU GÖREMEYEN KENT PLANLARI

Tarihi, kazananların yazdığı gibi; kenti de kentin egemenleri yani kazananları tanımladı. Kentin, kent planlamanın kuramını da egemen ideoloji belirledi, belirliyor. Kuram, onu kurana hizmet eder.

Kentlerimiz de kapitalizm çağında, egemenlere, burjuvaziye, mülkiyete, sermayeye hizmet edecek şekilde kurgulanıyor. Mevcut tüm kent planlama kuramları da kapitalist ideolojinin ürünüdürler ve kapitalistlere, kapitalizme hizmet ederler.

Kentleri analiz ederken, planlarken, kapitalizm yokmuş, mülkiyet ve mülksüzler yokmuş, sınıflar yokmuş, kentin sınıf ve zümrelere karşı bir durumu yokmuş gibi bakamayız, bakmamalıyız. Sınıfsal konumundan bağımsız tekil bir “kentli” yoktur olamaz. Her ne kadar akademik dil homojen bir “kentli” varmış gibi düşünüp, davransa da kentliler de sınıfsal konumlarına göre ayrışırlar.

Kapitalist kent, kent yaşamı, kent kuramı ve kent planlaması da işçi-emekçi sınıfı yokmuş, onların gereksinimleri, beklentileri yokmuş gibi davranır. Homojen, tek tip bir “kentli” kitlesi varmış gibi analizler yapılır, kararlar üretilir. Kente yaşamaya çabalayan, mülksüzler, işçiler, işsizler, evsizler için kentte ve kent planlamada bir çözüm üretilmez, üretilemez...  Sınıf farkı ve sömürü kentlerde de devam eder.

 Kentin Planları ve Emekçiler;

Plan, meşruiyetini sağlamak için; ihtiyacı en çok olanın sorunlarına öncelik vermelidir.

Bugün kent planları, fiilen arsa sahiplerini ihya etmek için yapılır. Planlarda mülksüzler yoktur. Planlar için sunulan, anlatılan diğer bütün iyi ve güzel özellikler bu acı pastanın kremasıdır. Ülkemizde ve genelde kapitalist toplumda kentsel arsada özel mülkiyet sorunu çözülmeden işçi-emekçinin özellikle de mülksüzlerin kentte yaşamaya ilişkin sorunları çözülemez. Günümüzde “planlı kentleşme” bir aldatmacadan öteye gidemiyor!

Kentin planlanmasında ve örgütlenmesinde; ihmal edilen başlıca işçi-emekçi gereksinimleri;

  • Ulaşımın maliyeti (zaman ve para),
  • Konut edinebilme ve konuta erişim.

Kent planlamanın başlıca konusu olması gerekenler;

  • İşçi-emekçinin konut sorunu,  
  • İşçi-emekçinin ulaşım sorunu.

Kenti yaşanabilir kılmak için elbette plan gereklidir.  Planları da halk yararına (işçiden-emekçiden-mülksüzlerden yana) yapmak daha çok gereklidir.

Doğru, yani “işçilerden, emekçiden, mülksüzlerden yana” bir kent planlamada;

En azından,

  • Sanayi-üretim alanları ile çalışanların konut alanları birlikte çözülmeli, tasarlanmalı,
  • Tüm kentsel hizmetlere eşit ve tam erişim sağlanmalı,
  • İşçi-emekçilere (işe erişim süresi kısaltılarak ve kentsel servisleri kent geneline yayarak, pozitif ayrımcılıkla) boş zaman değerlendirme olanakları sağlanmalıdır.

Bugün için sistem dahilinde bir talep olarak; sanayi-üretim alanı yatırımları içerisinde mutlaka konut yatırımının da olması istenmelidir. Kapitalist sistemde işçinin-emekçinin konut sorununu patronların sorunu haline getirmek gerekir. Patronsuz sistemde de çözüm; sanayi-konut alanı bütünlüğü olmalı...

Günümüzün Kentlerinde Planlama ve Kentin Gelişmesi Nasıl Seyrediyor?

Yaygın, saçaklanmış veya ışınsal, doğrusal olarak genişlemiş kent gelişmesinin işçi-emekçi yaşamına etkileri kapitalist kentte olumsuzdur. Ülkemizdeki tüm kentsel gelişmeler ne yazık ki bu şekilde olmaktadır. Mevcut planlama kuramı ve pratiği kentleri sürekli olarak aşırı büyütme, genişletme üzerinedir.

Kent, boşluklar bırakarak ve gereğinden fazla yayıldıkça, aşırı büyüdükçe;

  • Kentin işletme maliyeti artar, hizmet kalitesi düşer. Bundan en çok etkilenen de dar gelirlilerin yaşam alanları olur.
  • Ulaşımın maliyeti ve fiyatı artar. Yük emekçinin ve dar gelirlinin sırtına biner.

Bir çözümmüş gibi sunulan uydu kent – yatakhane kent kavramları da aldatıcıdır. Sorunu çözmek isterken başka sorunları yaratır;

  • Ulaşımın maliyetini artırır,
  • Gettolaştırır,
  • Ayrıştırır,
  • Kenti böler, parçalar,
  • Hizmet kalitesinde ayrımcılık oluşturur...

Örneğin birçok kentteki TOKİ vb. toplu konut uygulamaları...

Sadece konut üretmeye odaklı yaklaşım, diğer sorunları algılamıyor ya da umursamıyor!

 Kentlerde Konut Sorunu ve Planlanmasındaki İşçi-Emekçi Sorunları Nelerdir?

Kapitalist sistem, TOKİ ve diğer Toplu Konutlar (konut sahibi olmak için birikim yapamayan) gerçek ihtiyaç sahibine çözüm üretemiyor. Sadece, zaten piyasadan kendi birikimiyle veya borçlanarak konut edinebileceklere alternatif sunuyor. Üstelik TOKİ vb. girişimler kamusal kaynaklarını en çok ihtiyacı olana (birikim yapamayana sunacakken) üst ve orta gelir grubunun konutu için heba ediyor...

Kitlesel kiralık konut üretimin olmayışı pahalılık yaratıyor. Oysa birkaç yasal düzenleme ile “iyileştirme” sağlanabilir. Kamu, özellikle belediyeler ve sendikalar kitlesel kiralık konut üretimine öncülük edebilirler.

Kötü örgütlenmiş, kötü planlanmış kent konut sorununu büyütür.

  • Kent büyüdükçe kent merkezinde kalan işçi-emekçi mahalleleri çöküntü alanına dönüşür, yeterince hizmet almamaya başlar,
  • Merkezi konumu nedeniyle bu bölgede rant baskısı artar, işçi-emekçi yerinden edilir (“Kentsel Dönüşüm” Aldatmacası),
  • Konut bütçesi kısıtlı olan işçi-emekçi kentin çeperlerine itilir,
  • Yeni gelişim alanlarında ucuz konut arar, bulamaz,
  • Lüks semtlere taşınan kent varlıklılarının eskimiş evlerine yönelir,
  • Kent içinde gereksiz bir sürekli devinim ve mekan değiştirme yaşanır,
  • Kent mekânını benimsemek, kent kültürünün bileşeni olmak giderek azalır,
  • İşçi-emekçi (mahalleleri) kentin, kent kültürünün yabancılaştırılmış unsurları olur,
  • …..

 Kentlerde Ulaşım ve Ulaşımın Planlanmasındaki İşçi-Emekçi Sorunları Nelerdir?

Emekçiler yönünden kentsel ulaşım da bir büyük sorundur. Ulaşımın ZAMAN maliyeti işçinin-emekçinin sırtında görünmez büyük bir yüktür!  Emekçiler günlerini yollarda geçiriyor.  Kentin büyüklüğüne ve ulaşım sistemine göre ortalama 3 ile 5 saat yolda geçiyor. Zamanın bedeli yok sayılıyor.

Ulaşım parasal bedeli de işçi-emekçi için katlanarak artan bir sorundur. Toplu taşımaya mahkûm olan emekçiler bu sistemde acımasızca sömürülürler. Belediyelerin popülist indirimleri ve bedava taşımasının parasal yükü emekçinin sırtındadır.  Devletten maaş alan birçok kamu görevlisini indirimli veya ücretsiz taşıyan kamu taşımacılık sistemi, bilet fiyatı belirlerken maliyetleri ulaşım için tam ücret ödemek zorunda olan işçi-emekçinin üstüne yıkar. Kamu taşımacılığını verimsiz ve zarar eden işletmelere dönüştüren yerel yönetimler, kendi aşırı yüksek maliyeti nedeniyle, kentteki özel taşımacılığa da kendi bilet ücretinin üstünde bir bedel tayin ederek, hem işçi-emekçinin yükünü artırır hem de özel taşımacılara aşırı kar alanı yaratarak, bir rant sistemi oluşturur. Sonuçta politikacı ulaşım ücretleriyle de emekçiyi sömürüyor.

Kötü örgütlenmiş kent ulaşım sorununu büyütür;

  • Aşırı ve gereksiz hareketlilik,
  • Merkezden gelip geçen taşıt trafiğinin artışı,
  • Merkeze erişimde sıkıntı,
  • Trafik yavaşlaması ve zaman sorunu,
  • Otopark sorunları,
  • Katlanarak artan maliyetler, …

Kentlerimizde nitelikli toplu taşıma yoktur

  • Konfor düşüktür (kalabalık, ayakta yolculuk, yetersiz hatlar),
  • Hız yetersizdir (eskimiş araçlar, beklemeler, trafik sıkışıklığı),
  • Tam erişim sağlamaz (evden, işten durağa uzun mesafeler fazladır),
  • Adil ücret politikası yoktur (pahalı işletme, bedava, indirimli taşıma),
  • Sistem özel otomobil önceliklidir (otomobil kafalı belediyeler, plancılar)

 İşçiden- Emekçiden Yana Kent Planlama İçin, Şehir Plancısı Nelere Dikkat Etmeli, Ne Yapmalı?

Yaşanabilir bir kent için öncelikle;

  • Önce; bilimsel, dürüst ve namuslu nüfus projeksiyonları yapılmalı!
  • Kentin taşıma (nüfus) kapasitesini hesaplamalı, büyümeci yaklaşımdan kurtulmalı! (Dış göçlerle büyüyen kentleri engellemeli!)
  • Kent merkezinin taşıma (nüfus-araç) kapasitesini hesaplamalı, merkeze aşırı baskı oluşturacak kararlardan vaz geçmeli!
  • Kentsel yoğunluk kademelenmesi kuramını (Mülksüzleri ve dar gelirlileri gözetecek şekilde) yeniden oluşturmalı!
  • Kentsel hizmetlere her kesimin eşitçe erişebilirliği esas alınmalı!
  • (İş Alanları - Konut arası) ortalama erişilebilirlik süresini en aza indirecek çözümler aramalı!
  • Sanayi-üretim-çalışma alanları ile bütünleşik konut alanları oluşturmalı!
  • ….....

İş güvencesi, iş sürekliliği olmadıkça mevcut sistemde işçinin- emekçinin konut ve ulaşım sorunu sorun katlanarak büyüyor!

Elbette, yeni bir kent planlama kuramı ve anlayışı da geliştirilmelidir.

22.02.2022

TÜRKİYE'DE ŞEHİR PLANLAMA PARADİGMASININ SONU *

PLANLAMA YAKLAŞIMLARI DEĞİŞMELİ Mİ?

Türkiye'de “şehir plancısı” unvanı ile diploma alıp, mesleki yaşama başlayan ilk meslektaşlarımızdan bu yana yaklaşık 60 yıl kadar bir zaman geçti. O günden bugüne şehir planlama lisans eğitimi almış meslektaşlarımızın, kentlerin planlanmasında (imar planı yapım sürecinde) yer alma oranları giderek arttı. Şehir plancıları, başlıca mesleki etkinlik alanı olan imar planlarının serbest şehircilik hizmetinde hakim konuma gelmişlerdir. Aynı şekilde merkezi yönetimin planlama ile ilgili birimlerde de nicelik ve yetkiler açısından da etkili durumdadırlar. Yerel yönetimlerde bazı büyük belediyelerde nicelik ve yetki konusunda etkin olsalar da yüzlerce küçük ve taşra belediyelerinde plancının adı yoktur. Şehir ve bölge planlama bölümü enflasyonuna rağmen akademik personel sayısı içerisinde de şehir plancısı lisans diplomalı akademisyenlerin payı önemlidir. Günümüz için gerek kamuda gerekse özel bürolarda imar planları ve üst ölçekli planların yapım süreçlerinde, şehir planlama lisans eğitimi alarak hizmet üretenlerin etkinlik oranlarının zaman içerisinde %0'dan yükselerek, sırasıyla %70 ve %90'a ulaştığını belirlemek abartı olmayacaktır. Ancak 50 yılı aşkın bir sürede ulaşılan bu oranlar, niceliksel artışlar şehir planlama alanı ve mesleği için bir başarı öyküsünü mü anlatmaktadır?

Yukarıda anlatılanlar hep nicelik artışlarıdır. Şehir plancılarının her alandaki nicelik artışı bir nitelik artışı, bir sıçrama oluşturmuş mudur? Bu bildirinin temel konusu bu nicelik artışının bir nitelik değişimi getirip getirmediği ve mesleğimizin ilgi ve üretim alanı olan planlar ile kentlerin durumuna ilişkin bir muhasebe yapmaktır. Bugün ülkede “şehir plancısı” lisans diploması olan 10.000'i aşkın kişi var iken ve mesleki her alanda etkin olan ve yetkili konumlarda bulunan meslektaşlarımız var iken şehirler niçin bu denli “kötü” durumda? Şehir planlama bu konuda neden başarısız? Bu kötülük ve başarısızlıkta “şehir planlama”nın ve şehir plancılarının rolü ne kadar? Kuşkusuz, şehir plancılarının ve “şehir planlama”nın bu kötülükte hiçbir payı yok diyecek kimse olamaz. Ancak, bu pay ne kadar ve bu kötü gidişin nedenleri nelerdir; kötü gidiş mevcut gidişat ve yaklaşımlarla durdurulabilecek mi; sorumlular kimlerdir, vb. soruların yanıtlarını arayarak bu muhasebeyi yapmak gerekiyor.

Bu bildiride alt ölçekli planlar yapılırken ve uygulanırken fiilen geçersiz kılınan ve şehirler üzerinde birçok açıdan etkisiz ve aslında imar planlarından pek de farkı olmayan üst ölçekli planlar konusunu tartışmayı dağıtmamak adına değerlendirme dışı bırakıyorum. Konuyu, mesleğimizin birincil ilgi alanı olan şehirle ve onu şekillendiren “imar planları” (uygulama ve nazım) ile sınırlıyorum. Kuramsal olarak ne ad yakıştırırsak yakıştıralım, ülkemize özgü, kapsamı, biçimi ve yöntemi yasa ve yönetmeliklerle belirlenmiş, kısıtlanmış bir “imar planlama” süreci şehirlerimizi ve mesleğimizi şekillendiriyor. Bu şekillendirme öyle bir boyuta vardı ki; şehir planlama eğitimi de fiilen bir imar planlama eğitimine dönüştü. O kadar ki; öğrenci projeleri bile yasayla tanımlanan gösterim esaslarıyla yapılır oldu. Üniversiteler, imar plancısı ve emlakçı yetiştiren meslek yüksek okulları haline geldi.

Şehirleri planlamak, planlı, yaşanabilir, sürdürülebilir, insani ihtiyaçları karşılayan, mekânın orada yaşayanlara huzur ve keyif verdiği, hizmetlerin eşitçe erişilebilir olduğu, kent yoksulları ve mülksüzlerin ihmal edilmediği, rantın değil, rasyonel aklın ve bilimsel-teknik bilginin yön verdiği şehirler oluşturmak konusunda Türkiye en başarısız örneklerden biri oldu. Bu başarısızlığa dışsal birçok sebep sayılabilir. En başta kentsel toprak üzerindeki özel mülkiyet ve bu mülklerde oluşan rantın nerdeyse tamamının arsa sahiplerine gittiği bir yasal sistem ve mülkiyet düzeni geliyor. Sonrası buna bağlı karar mekanizmalarının ve rant gelirlerinin de bir payandası olduğu sosyo-ekonomik sistem, kısaca bize özgü bir kapitalizm. Bu bildirinin konusu ise “şehir planlama” öğretisinin, mesleki konumuz olan planların ve şehir plancılarının bu başarısızlıktaki etkilerini, payını irdelemek olmalıdır. Zira bizim düzeltebileceğimiz, düzeltilebilmesine önayak olabileceğimiz, toplumsal bilince kazandırabileceğimiz kısım burasıdır. Bu çabaya girişmek için önce zorunlu bir kabulle başlamak gerekiyor; Başarısız olduk! Türkiye'deki “şehir planlama” üstüne düşeni yapamadı, yapamıyor! Yanlışlarda ısrar etmek, dışsal faktörleri suçlu ilan ederek bu yanlışlardan azade tutulmak doğru değildir, bilimsel değildir.

Şehirlerinin mekânsal gelişimini belirlemek, yönlendirmek adına “imar planları” adı verilen ve kentin 15-20 yıl sonrasına ilişkin öngörü ve hayalimizi yansıtan iki boyutlu renkli bir resim çiziyoruz. Bunun önünde yazıldıktan sonra gerek plan aşamasında gerekse sonrasında kimsenin sayfasını açmadığı, standart formatta etüt-araştırma adında usulden bir rapor hazırlıyoruz. Bir de plan notları, plan hükümleri, plan kararları adı altında pek çoğu zaten yasa ve yönetmeliklerde de olan hususlar ile standart gösterim teknikleri nedeniyle çizimlerde gösteremediğimiz hususları ve de yapılaşmaya ilişkin kısıtları ya da planının kısıtlılıklarını aşacak hususları yazdığımız, nedense bu birçok farklı başlık altında toplanmış yazılardan oluşan formatı da kattığımız bu bütüne PLAN adını vererek mesleğimizi icra ediyoruz. Ancak bütün bunlar yani 15-20 yıllık öngörüler, planlar hayata bir türlü geçemiyor. Sürekli olarak plan değişiklikleri, ilave planlar, revizyon planları ile yap boz, yeniden yap boz halleriyle oyalanılıyor.

Şehirlerin imar planları onları mamurlaştırmadı. Aksine sürekli yıkılıp, yapılan, yarı imarlaşmış, makroformsuz bir şekilde her yöne salkım saçak genişleyen, bu saçaklanma ve genişleme nedeniyle işletme maliyeti normalin 3-5 katı olduğundan bir türlü yeterli hizmet alamayan, sosyal ve teknik altyapısı asla yeterli düzeylere ulaşamayan, uydurma da olsa projeksiyon nüfuslarının birkaç katı alanı imara açılmış, buna rağmen konut fiyatları ve kiraları bir türlü makul seviyelere inmeyen, mülksüzler, kent yoksulları ve dar gelirlilere asla uygun çözümler sunamayan, ucube yapılarla dolu, idari binaları sürekli yer değiştiren, merkezleri işlevlerini kaybedip, çöküntü alanlarına dönüşen, ideal anlamıyla bir şehir olamayan, bina yığınlarıyla dolu, insan değil otomobil öncelikli tasarlanmış, en küçük yerleşimleri bile erişilebilir olmaktan çıkmış, çirkin yerleşim alanları oluştu.

Sit alanları koruma planları ise koruduklarını iddia ettikleri kentsel sit alanlarını, 50 yıl içerisinde harbelerle dolu çöküntü alanlarına dönüştürdü. Korunan kentsel sit alanlarındaki bahçeler, eskiyi taklit eden yeni binalarla doldu, kentlerin tarihi dokuları kayboldu, kadim parsel izleri ifraz, tevhit ve terklerle yok oldu. Korunan binalar korunamadı ve yıkıldı. Konut alanlarının içindeki yaşamlar ve yaşanmışlıklar yok oldu. Eski sahipleri kentsel sit alanlarını terk etti. Koruma ve yenileme için turizm dışında bir çözüm geliştirilemedi; konut alanları pansiyonlar, oteller, kafeler bölgelerine evrildi. Korunan değerin ne olduğu unutuldu. Kültürel değerin sadece yapı kültüründen ibaret olduğunu sanan bir anlayışla yapıldı planlar. Kentsel sitler, harabe kentler oldular.

İmar planı denen iki boyutlu resimler asla bir plan olamadılar. Olamazlardı da. İçerisinde zaman boyutu olmayan bir tasvire, projeye plan demek haksızlıktı. İmar planı yapım süreci tamamlanıp da onu hayata geçirecek idareye teslim edildiğinde içerisinde t1., t2., t3., ... tn yılda, ayda, günde ne yapılacağına ilişkin hiçbir bilgi olmadığından, o tasarımın, tasvirin gerçekleşmesini, hayat geçmesini beklemek saflık olurdu. İmar planları, zaman boyutu içermediği için asla gerçek bir plan olamadı. Eksiklikleri sadece zaman boyutu değildir. 15-20 Yıllık bir süreçte gerçekleşecek bir projenin 15-20 yıllık bir ekonomik, kaynak-bütçe planlamasının da gerçekçi bir biçimde hazırlanması ve yaptırımlı uygulama esaslarının olması gerekirdi. Zaman boyutu ve ekonomik boyutu olmayan tasvirlere, resimlere plan adını vererek kendimizi kandırdık. İmar planları, Türkiye'nin şehirleri, şehirleşmesi için gerçek bir çare-yöntem değildi, olamadı.

 18.07.2021

Planlamanın Birikimi, Zemini ve Ufku Temalı 9. Türkiye Şehircilik Kongresi için hazırlanmış bildiri özetidir. 

Bildiri kongrede sunulabilseydi aşağıdaki başlıkları tartışacaktı.

● ÇİRKİN ŞEHİRLER 

● KÖTÜ PLANLAR 

● ÇÖKMÜŞ KURAM 

● HATALI EĞİTİM POLİTİKALARI 

● TÜKENMİŞ MESLEK 

● ÇARESİZ PLANCILAR 

● TUTARSIZ MEVZUAT 

● RANTÇI SİYASET 

● BİLGİSİZ- BİLİNÇSİZ İDARE 

● UYGULANAMAYAN PLANLAR 

● ŞAŞKIN HALK 

● PLANLAMANIN MEŞRUİYETİ

TÜRKİYE'DE KENTSEL SİT KORUMACILIĞININ BAŞARISIZLIĞI!

KENTSEL SİT ALANLARINDA KORUMACILIK
YANLIŞLARI, YALANLARI, YIKIMLARI


Ülkemizde kentsel sit korumacılığı her yönüyle başarısız olmuştur.  Son 50 yılın uygulama sonuçlarına bakarsak; Sit kararı alınan kentsel alanlar, büyük ölçüde yıkılmış, korunmaya çalışılan binalar harabeye dönüşmüş, sit alanlarında koruma kararı alındığı zamanda orada yaşayanlar, o kültürü temsil edenler, o alanları terk etmek zorunda kalmış, yapılar işlev değiştirmiş, sit alanı kaçak yapılaşma ile zedelenmiş, yani kentsel ve kültürel doku tümüyle bozulmuş durumdadır.

Koruma mevzuatı ve uygulaması en başta temelden bir yanlışı içermektedir. Devlet adına Yasa’dan aldığı güçle herhangi bir koruma kurulu bir kent bölgesini ya da bir şehri tümden tarihi ve/veya kültürel varlık olarak belirleyip SİT alanı ilan edebilmektedir. Yani kişilerin konutları, işyerleri, arsa ve arazileri üzerindeki tasarruflarını kısıtlamaktadır. Kısıtlılığı toplumun yani kamunun ortak genel menfaati adına yapmaktadır. Ancak bu kısıtlılık nedeniyle mülk sahibinin veya o kent alanında yaşayanların bu kısıtlılıktan doğan zararlarına ilişkin hiçbir çözüm de sunmamaktadır.

Konuyu biraz da karikatürize ederek basitçe açıklamak istersek, süreç şöyle cereyan ediyor; Örneğin kişinin bir şekilde mülkiyetinde olan bir tarihi yapı sonsuz bir süre için koruma altına alındığında, o yapıyı kullanan kişinin yapısını onarması, yenilemesi, yenilenemeyecek hale gelmişse veya güncel yaşamın ihtiyaçlarını artık karşılayamıyorsa yeniden yapılması gerekiyorsa bütün bunları SİT alanı dışındaki herhangi bir mülke göre çok yüksek bir zaman ve para maliyetiyle ve de uzun bürokratik süreçlerle yapması gerekiyor.  Yani devlet koruma kararı alıyor ama koruma işini bütün yükümlülük ve külfetiyle vatandaşa bırakıyor. Bu ister istemez bir cezalandırmaya dönüşüyor. Sit alanlarında yaşayanların “koruma” kararlarına inançsızlıklarının oluşmasında temelinde bu gerçeklik var.

Eğer korunması gereken varlık, toplumsal (kamusal) bir değer ise korumanın, korunanı yaşatmanın maliyeti de toplumsal kaynaktan karşılanmalıdır. Yani herhangi bir mülk sahibine; senin yapın çok güzel, tarihi ve kültürel değeri var, bu yüz, iki yüz yıllık yapıyı korumak ve düzenli bakımını yapmak, içindeki yaşamı sürdürmek, işlevini korumak çok önemlidir ve yaşamak için güncel yaşamın gerektirdiği bazı konfor unsurlarından da mahrum kalmak zorundasın veya bu çağdaş konfor düzeyini sağlayabilmek için gereken ek maliyetleri de sen karşılamak zorundasın ve komşu mahallede sit alanı olmayan yerdeki mülk sahibi 2 katlı evini 8 katlı apartmana dönüştürmüş olsa da sen bu yapının yerine yıkılsa bile başka bir şey yaptıramazsın ve eskisini taklit ederek aynısını yaptırmak zorundasın denildiğinde; tüm bunların, makul ölçülerde manevi ve maddi tazmini gereklidir. Bu olmaksızın alınan kentsel sit kararları hep korumacıların kendilerini ve toplumu aldatmalarından ibaret kaldı.

Ülkedeki “kentsel sit alanı korumacılığının” başlıca beş pratik sonucu ortaya çıkıyor;

1.      Konut alanlarını fiilen ve plansız bir şekilde, başka bir çözüm yokmuşçasına turizm alanlarına dönüştürme (MEKÂNSAL BOZULMA),

2.      Mevcut kullanıcıları alandan uzaklaştırıp, yeni üst gelir grubu kullanıcılara devir (SOYLULAŞTIRMA),

3.      Yapıların yıkılması, harap olması, eskiye benzeterek yeniden yapılması (TAKLİTÇİLİK, -MIŞ GİBİ YAPMA),

4.      Korunan alan büyük olduğunda yüzlerce, yıkılmış, terkedilmiş bina, harabe, çöplük oluşturma (ÇÖKÜNTÜ, YIKIM),

5.      Koruma planı adı altında, yeni imar hakları oluşturularak, kentsel boş alanların, konut bahçelerinin imara açılarak, kadastral izlerin silinmesi ve yoğun yapılaşma (DOKU BOZULMASI).

Koruma kurulları plan kararlarını tanımıyor. Konut alanlarına turistik tesis yapılacak şekilde proje onayları veriyor.

Koruma Kurulları, onayladıkları planları her kararlarıyla bozmakta beis görmüyor. Sürekli plan değişikliklerini, kullanım değişikliklerini, bozulmayı onaylıyor.

Koruma Kurullarının aldığı kararların içerisindeki, tescilden düşürme, derece düşürme kararlarının çokluğu kurulların ne kadar korumacı olduğunu tartışılır yapıyor.

Kurullar, şikâyet olmadıkça koruma alanlarını denetlemiyor.

Daha onlarca durum yazılabilir…