* Dünya Şehircilik Günü, Türkiye 13. Kolokyumunda (1988) Şehir Plancıları Odası adına sunulan bildiridir. Planlama Dergisinin 89/2,3,4’üncü sayısında yayınlanmıştır.
V. Senihi KİTAPÇI
Yöntem ve Perspektif
Bir konuda araştırma yaparken sorunları saptayıp, çözüm önerileri ararken ya da tez geliştirirken verili pratik koşulların düşüncelerimizi, ütopyalarımızı hiç olmazsa düşünce düzeyinde sınırlamaması gerektiğine inanıyorum. Herhangi bir konudaki düşüncelerin bütünlüklü ve tutarlı bir şekilde, eklektizme düşülmeden verilebilmesi; onun, anlaşılabilirliğini artırmanın da ötesinde ne için uğraş verilmekte olduğunu da açıkça belirler. Var olan koşullar, pratiğin dayatmaları ancak bu türden geniş perspektifli çalışmalarla aşılabilir.
O halde; planlama eğitimi konusunu tartışırken, kuşkusuz, var olan planlama, üniversite ve eğitim pratiğini ve teorisini de değerlendireceğiz. Fakat, düşünce ve tezlerimizi bu var olan ve süregelen durumla sınırlamayacağız. Yine planlama mesleğini irdelerken, süregelen kent planı üretim yöntemleri ve uygulamalarını göz önüne alacağız; olması gerekeni, hedefimizi, bundan adeta bağımsızca ortaya koyacağız.
Var olanın niteliklerini iyi belirlemişsek; tezlerimiz ve hedeflerimiz, pratikte kendilerine filizlenme yollarını bulacaklardır. Kuşkusuz, var olanın dönüşümü kolay olmayacaktır. Var olanı, eklemeler, yamamalar yoluyla değiştirmeye, biçimlendirmeye çalışmak yerine, karşısına alternatifini koyarak dönüşüme zorlamak daha tutarlı olacaktır.
Üniversite ve Bilim Eğitimi
Bilim; önceleri, insanlığın doğa üzerindeki denetim çabalarının aracı ve sonucu iken; teknolojik gelişmenin boyutlanmasıyla, sınırları, süregelen toplumsal ilişkilerce belirlenip, sınırlanmaya başlanmıştır. Oysa, bilimin potansiyel üretici gücünün sınırsız gelişimi, özgürlükte ilerlemeyi; özgürlükte ilerleme, özgürlüğün bilincinde ilerlemeyi gerektirmektedir. İnsanın insan üzerindeki her türlü egemenliğinin ortadan kalkmasına ve insanın doğa üzerindeki egemenliğinin artmasına yönelebildiği sürece; bilim, insanlığın özgürleşmesi yolunda kendini gerçek anlamıyla ortaya koyabilir. Aslında bu nedenle de bilimin, bilimsel gelişmenin sınırları var olan toplumsal ilişkilerin ölçülerince belirlenemez.
Bu noktada, bir gerçek üniversite tanımının üç önemli sacayağını, bilimsel araştırma, bilimsel bilginin üretimi ve uzmanlaşma olarak sayabiliriz. Ve bütün bunların oluşacağı ve oluşturacakları yaratıcı, özgür bir evrensel kültür ortamı...
Üniversiteyi tarihsel gelişimi içerisinde ele aldığımızda, bundan farklı durumları, farklı yaklaşımları bulmak olanaklıdır. Bunun başlıca iki nedeni söz konusu edilebilir. Birincisi, üniversitenin tarihsel olarak düşünsel temelleri olan bazı öğelerin yanı sıra, toplumlara göre değişebilen, bilimsel bilginin niteliğini ve bunun toplumda uygulanma süreçlerini etkileyecek felsefi temellerin motivasyonu veya toplumsal paradigmalar ya da ideoloji olarak tanımlanabilir.
İkincisi, toplumsal iş bölümünün istemleri ve teknolojik gelişmenin hızı doğrultusunda uzmanlaşma eğilimi ve dolayısıyla entelektüel çalışmayla üretken çalışma arasındaki ayırımın toplumsal yapıya bağlı olarak değişim göstermesidir.
Dolayısıyla hem tarihi süreci hem de bugünü kapsayacak, yarını ve tüm örnekleri açıklayacak genel bir üniversite tanımı yapmanın oluşturacağı eksiklikler ya da sakıncalar ortaya çıkıyor. Bu durumda, var olanları tekil veya değişmez örnekler olarak ele almak veya bu andaki durumları, gelecek için bir kalıp olarak düşünmek hatalıdır. O halde, yapılması gereken; olması gerekeni tanımlama ve ona ulaşacak yol ve yöntemleri bulma çabası olmalıdır.
Gerçek üniversite tanımında beliren üç önemli öğeden bilimsel araştırma ve bilimsel bilginin üretimi, oldukça iyi bilinen kavramlardır. Uzmanlaşma kavramı ise, özellikle son yıllarda değişen toplumsal süreçlere bağlı olarak, uzmanlaşmış meslek adamı yetiştirme ile özdeşleşmiş durumdadır. Bunun nedenlerini, fazla gerilere gitmeden, ülkemizin son 30-40 yıllık dönemini kabaca gözden geçirerek bulabiliriz.
1950'li yıllarda başlayan, toplumsal üstyapı kurumlarını zorlayan sosyo-ekonomik dönüşüm sancılan, özellikle 1960’lı yıllardan itibaren üniversitelerde, uzmanlaşmış teknik adamlar, teknisyenler yetiştirmeyi, bilimsel araştırma ve bilimsel bilginin üretimi görevlerinin önüne geçirmeye başladı. Bu durum, ülkede ağırlık kazanan "dışa bağımlı sanayileşme” politikasının istemlerine uygun uzman işgücünü sağlayıcı, devlet ve piyasaca belirlenen işgücü talebine uygun uzmanlaşma ve meslek adamı yetiştirme programlarına geçiş için üniversiteleri dönüştürmeye başlamanın başlangıcı sayılabilir.
Üniversite ve mesleki eğitim kurumu kavramları birbirine karıştırılıyordu. Daha önceleri, teorik yanı ağır basan, sosyal bilimler ve temel fen bilimleri programları ağırlıklı olan üniversiteler, yeni politikalara uygun teknik uzmanlaşmayı sağlayıcı programlara yöneldiler. Giderek, günümüzdeki örnekleriyle görüldüğü gibi; temel fen bilimleri ve sosyal bilimler bölümleri olmayan üniversiteler kurulmaya başlandı.
I950'li yıllarda uluslararası platformlarda projelendirilen, ODTÜ, Fen Lisesi, Hacettepe Üniversitesi gibi projeler, bu günkü Bilkent, Açık Öğretim türü en olumsuz örneklerin habercisi sayılabilirler, ülkenin, dışa bağımlı sanayileşme ve gelişme politikası; teknolojiyi, üretme yerine, üretilmiş teknolojiyi alıp, uygulama, kopyalama şeklinde olunca; 1960'larda iyice egemen olmaya başlayan faydacı yaklaşımların yanı sıra, o yıllarda üniversite ortamının gerektirdiği özgürlük ve özgür düşünce ortamında oluşan, tam bağımsızlık ve halkla üniversiteli kopukluğunu giderme çabası üniversitelerde filizlendi, gelişti.
Görüldüğü gibi, bir kurum olarak üniversitenin amaç ve işlevleri toplumsal yapının temel niteliklerindeki değişme ve çelişmelerle uyarlanabiliyor. Fakat, toplumu harekete geçirici, yönlendirici düşünsel temel, bu dönüşümlere bu denli kolay uyarlanamıyor. O yıllarda, yaratılan görece özgürlük ortamında, toplumun çeşitli kesimleri sınırlan aşan bir gelişim gösterdiler.
1980’lerde tüm kurumlar gibi üniversite de reorganize edildi. Temel amaç, süregelen toplumsal ilişkilerin ölçülerince sınırlanmak istemeyen düşünsel temelin, bir ölçüde hizaya gelmesiydi. Bunu ancak, bilimsel bilginin üretiminin gereksinim duyduğu özgür düşünce ortamının baskı ve tasfiye ile yok edilmesi yoluyla başardılar.
E. Hirch, 1946 yılında hazırladığı üniversite özerkliği raporunda; "devlet idaresine ait kırtasiyecilik ve vesayet anlayışı, mümkün olduğu kadar geniş bir hareket serbestliğine muhtaç olan bir faaliyete dayatılırsa bunun bir sonucu, olarak; üniversite, bir kışla halini alabilir ki, bu gerçek bilimin mezarı demek olur." şeklinde işaret elliği tehlike 1980’le birlikte gerçekliğe dönüştü.
Bunun yanı sıra. YÖK sisteminin getirdiği önemli dönüşümler vardır. Uluslararası iş bölümü (veya görev tayini)’nde Türkiye'ye verilen yeni rolün gerektirdiği uzmanlaşma ve işgücü istemini karşılamaya yönelik; Bilkent türü ileri teknolojiyi kullanmaya dönük uzman, meslek adamı yetiştirme üniversiteleri dönemi başlatıldı. Merkezi olarak belirlenmiş programlarla, bilimsel araştırmalara ve özgür düşünce ortamına açık, ders programları olanağı yok edildi. Bilimsel düşünceye aykırı olarak, öğrenciliğin, derslerini harfiyen bilmekten oluştuğu düşüncesi, sınavlar sistemi benzeri önlemlerle etkinleştirildi. Sonsuz örnekle derinleştirilebilecek bu dönüşüm süreci, özetle; bilimsel bilginin üretileceği, bilimsel araştırmaların yapılacağı özgür düşünce ortamını yok edip; üniversiteleri, asli ürünü olan bilim adamı yetiştirme görevinden alıkoyup, yan ürünü olması gereken meslek adamı yetiştiren kurumlara dönüştürdü. Meslek Yüksek Okullarının üniversiteler bünyesine katılması, fakülte yapılması veya fakültelerle birleştirilmesi; kontenjanların merkezi baskılarla artırılması bu bilinçli ve sistemli çabanın ürünüdür.
Kent Planlama ve Plancılar
Kent planlama ve imar planlama kavramları, ülkemizde o denli birbirinin yerine kullanılır oldu ki; kent plancı ile imar planı yapımcıları adeta özdeşleşti, imar planı yapım süreçlerinde yer alan farklı disiplinlerden kişilere karşı tavır, plancıların en önemli sorunu imiş gibi görünmeye başladı.
Bu tutumun eğitim kurumlarına yansıması da, imar planı yapımcısı olacak fiziki plancı yetiştirilmesinin, programlarda ne kadar, nasıl ve hangi dönemlerde yer alması tartışmaları şeklinde oldu. Kuşkusuz, bunda, ülkemizdeki kent planlama pratiğinin en önemli parçasını oluşturan plan üretme süreci olan "imarcı" yaklaşımın etkinliğinin ve yaygınlığının payı büyüktür.
Buna, üniversitelerin merkezi yönetimin vesayeti altına alınarak, meslek okullarına dönüştürülmeye çalışılması, kontenjan artırma türü baskıların uygulanması ve üniversite mezunu kent plancılarının işsizlik ve alternatifsizlik durumu ile karşı karşıya bulunmaları da eklenirse; kent planlama eğitimi yapan üniversitelerin, fiziki plancı ve giderek, imar plancı yetiştirme yoluna gitmelerinin başlıca nedenlerini bulmamız olanaklı olur.
Başka bir üzücü gerçekliğimiz de üniversiteleri bilimin üretileceği yerler olarak görmemenin ve faydacı düşüncenin etkisiyle bilim adamlarının toplum içindeki maddi ve manevi statülerinin düşürülmesiyle; öğretim üyeleri, maddi ve manevi kayıplarını karşılamak üzere, YÖK'çe hazırlanan tezgâhta (döner sermayelerde) imar planı süreçlerine birer yaldızlı müteahhit edasıyla daldılar. Kendileri dalmakla kalmayıp, öğrencileri ve eğitim programlarını da o yola çektiler.
Üniversitelerin asli görevleri unutuldu. Mesleki pratik, meslek adamı yetiştirme, var olan plan üretim süreçleri, eğitim programlarının başlıca kaygıları oldu. Çeşitli gerekçelerle, eğitim programları imar planı yapım süreçlerini öğreten programlara dönüştü. Bu noktada, şu soruyu sormak kaçınılmaz oluyor. Acaba, var olan imar planı yapımı tarzı yerine başka bir şeyler geliştirilirse o zaman şehir plancı unvanlı “imarcılar” ne işler yapabilecekler?
Buraya kadar ifade edilmeye çatışılan düşünceler, plancı unvanlı kişilerin kendilerine yakıştırdıkları, ya da toplumsal yapı tarafından onlara biçilen “planlayıcı”, yani, başkaları adına ve bazen de o başkalarına rağmen karar verme hak ve yetkisine sahip meslek adamı rolünü sorgulamadan geçiştirilmeye çalışıldı. Aslında, sorun ve sorunun çözüm yolları bu konuda yapılacak belirlemeler sonrasında ortaya çıkabilecektir.
İmar planları yoluyla kent planlamasının varabildiği ve varabileceği yer pek çok tezle ortaya konmuştur. Ülkemizdeki durum; planın, kentin 20-30 yıl sonrasının iki boyutlu resmedilmesi şeklinde algılandığı; planı çizen plancının kimliği ve niteliğinin özde pek fazla niteliksel bir değişikliğe yol açmadığı; tasarımın ülkesel ve yerel süreçleri kucaklayamadığı, uygulamanın plan aksine veya plandan bağımsızca yapılageldiği; halkın planlan ilgisinin, kendi parselinin ötesine varmadığı; yerel yönetimlerin demokratik bir yapıya bürünmediği; teknik beceriksizlik ve yolsuzlukların çok önemli boyutlarda olduğu bir planlama süreç ve tarzı şeklindedir.
Bu durum, ülkemizdeki sosyo-ekonomik yapı ile uyum gösteren, onunla özde bir çelişkisi olmayan -ki böylesi bir uzlaşmazlığı olsaydı, mutlaka farklı bir planlama yaklaşımımı dönüşüm, sistemin gereği olarak ortaya çıkabilecekti- “imarcılık” tarzının alternatifinin gün geçirmeksizin ve ısrarla gündeme getirilmesinin gerekliliğinin açık kanıtıdır.
Öncelikle, bize toplumsal yapı tarafından yüklenilen ve toplumsal eğitim süreçleri aracılığıyla, benimsediğinizi, başkaları adına, başkalarına rağmen plan yapabilme, henüz hayatta olmayan insanlar, çocuklar, gençler, yaşlılar için, mekânsal ve sosyal yaşamı, tek başımıza veya bir grup seçkinle birlikte belirleme haklarımızı tartışmalıyız.
Bir kent planı oluşturulurken en asli unsur olan, orada yaşayan halkın, istem ve kararlarının plana yansıyamaması ya da planın uygulanması süreçlerinde halkın doğrudan karar verici ve denetleyici olarak yer almaması, sonuçta, plancıların öznel görgüsü ve bilgisi ölçeğinde planlar yapılmasına yol açmaktadır. Tekdüze, kent dokuları, doğal ve tarihi çevre ile uyumsuz yapılaşma; büyüme ve gelişme tapıncına bağlı olarak sosyal yapıdaki değişmelerin göz ardı edildiği fiziki planlar bu sürecin sonucu olmaktadır. Böylesi bir durum gösteren planların da gerçekleşebilirliği ve uygulama süreçlerinde alacağı tepkiler bildiğimiz, gördüğümüz olgulardır.
Katılımcı Planlama ve Plancılar
En azından yüz yılı aşkın bir süredir Türkiye'de aydınların-elitlerin, halka bakışı genel çizgisiyle bir değişim gösterememiştir; “Bu halk cahildir, adam olmaz; bunlarla bir şey yapılamaz, bizi anlamıyorlar.” Bu yaklaşımın sonucu olarak; yıllardır elit aydınlar hemen her konuda, halk adına, halka rağmen veya popülizm yoluna düşerek, halk için kararlar verdiler, ilginçtir ki yakın dönem tarihimiz incelendiğinde, nitelikçe önemli ve başarılı işler yapıldığı da söylenemez. Kentlerimizin durumu ortadadır.
Toplumsal yapının bize verdiği rolü, yadsımamızın, yargılamamızın zamanı geldi, geçiyor. Sağlıklı ve doğru kentleşme ve planlama için daha doğru bir temelde yeni yapılanma ve süreçleri oluşturmanın çabası içinde olmalıyız.
Planlarımız ve kararlardan birinci derecede etkilenen halkın karar süreçlerine karar verici olarak katılması, uygulamayı doğrudan denetleyici olarak kent planlama sürecinde yerini alması gerekliliği tartışma götürmeyecek denli açık ve evrensel bir gerçektir.
Sorun, bu sürecin nereden başlayacağı, hangi mekanizma ve araçlarla gerçekleşeceği noktasında odaklanmaktadır. Başlangıç noktası, kent plancılarının ve diğer elit aydınların planlama sürecindeki rol değişikliğine hazırlanmalarıdır. Herhangi bir temsili seçilmenin sonucu olarak, başkaları adına plan yapma yetkimiz olmadığı halde, salt teknik eğitimimiz sonucu edindiğimiz mesleki formasyonla, halkın fiziki ve sosyal yaşamım belirleme hakkını, bir grup elitle birlikte elde tutuyoruz. Oysa, mesleğimizin gereği; sorunların belirlenmesi, halkın karar verebilmesi için önerilerin, alternatiflerin hazırlanması ve teknik bilgilerin karar vericilere ulaştırılması olmalıdır.
Bu rol değişikliğini, benimsemenin oldukça güç olacağı ortadadır. Bir sultanın yüz yıl önce dile getirdiği "halkımız cahildir, eline tüfek versen kendini vurur." düşüncesi hala yaygındır. Bunu aşmak zorundayız. Üstelik, tüfek bizim elimizde ve halk yine vuruluyor. Kendi kendini vurma özgürlüğü niçin olmasın? Halkın cahilliği aydınların aydınlatamamalarından kaynaklanır. "Anlamıyorlar’' diye suçlayacağımıza. "Anlatamıyor muyuz?" diye düşünmeye çalışalım, üstelik, karar verme mekanizmalarının dışında bırakılmış, denetim hak ve yetkisi olmayanların, cehaletlerini nasıl giderebileceklerini, cahil olmadıklarını nasıl kanıtlayabileceklerini de düşünmek gerekir.
Katılımcılığın, genellikle yapılacak işe halkın para ve işgücü ile katılması anlamında sınırlandırılarak algılandığı ortamda; planlama gibi bir sürece halkın karar verici olarak katılımını sağlamanın oldukça sorunlu ve zor bir yol olduğu bilinmelidir. Fakat, yaşamdan kaynak bulan, halkın plana ve çevresine sahip çıktığı, uygulamanın doğrudan halk tarafından denetlendiği planlı bir kentleşme için başka yol görünmüyor.
Katılımcı bir planlama modeli ise, geniş ölçekli bir tartışmalar dizisinin ve pratik sınamaların sonucu oluşturulabilir. Önemli olan, var olan planlama sürecinin asli unsurlarından biri olan plancıların, bu rol değişimine hazır olup olmadığıdır.
Planlamada Uzmanlık Eğitimi
Plancıları, diğer mesleklerden farklı olarak onların üzerinde tek başlarına karar verici ve politika belirleyici olarak görürsek -ki var olan planlama süreçlerince yadsınmayan bir roldür-, farklı alanlarda kararlan tek başına üretecek plancıları yetiştirmek için uzmanlaşma kaçınılmaz olmaktadır. Plancının, bütünü gözeten, bütüne ilişkin alternatifler, çözümler üreten, öneren kişi olması gerektiği kabul edildiğinde ise, çeşitli uzmanlık alanlarına ilişkin konularda sığ olmayan, ama başka bir uzmanlık alanı ile tam olarak örtüşmeyen bilgiler edinmesi kaçınılmazdır.
Plancıyı, bir konuda, kendi başına karar üreten kişi veya grup olarak algılamıyorsak; farklı konular üzerinde yoğunlaşmış, uzmanlaşmış plancılara gereksinim olacaktır. Fakat, örneğin ulaşım planlaması üzerine uzmanlaşmış bir plancının, trafik mühendisliği mesleği ile örtüşük bir eğitim ve bilgi edinmesini istemek; bir trafik mühendisinin, bir parça genel plancılık eğitimi görmesini sağlamakla elde edilecek sonuçtan farksızlaşır. Plancılar kantitatif tekniklerde uzmanlaşmalı ama bunun sınırı istatistikçilikten, bilgisayarcılıktan ayrılmalı. Eğer eğitim o noktaya yöneliyorsa, bu planlama bölümlerinde değil ilgili meslek dallarında tamamlanmalı, orada yapılmalıdır. Yani, planlama eğitimi gören biri, eğer bazı alanlarda "uzmanlaşmak" istiyorsa o alanın eğitim programını izlemelidir. Planlama eğitiminde uzmanlaşmanın sınırı buradadır.
Eğer plancıları, karar verici durumda olan bir katılımcı yapı için öneriler geliştiren, önerileri tartışan kişiler olarak tanımlarsak; burada, diğer meslekler ve uzmanlık alanları ile ilişkilerimiz sorunu belirir. Planlamanın, diğer disiplinler arasında veya birçoğunun ara kesitlerinden oluşan, onların üzerine bir yerde olduğunu görüyorsak; plancı, birbirinden ayrık süreçlerde uzmanlaşmayı gerçekleştirmiş; bu disiplinler arasındaki bölgede, bilgilerin sentezini sağlayacak konumdadır. Dolayısıyla, plancının uzmanlık alanı disiplinler ve uzmanlıklar arası olmak noktasında belirir.
Plancıların uzmanlaşması, kendi içlerinde iş bölümü anlamına gelmelidir. Alanın genişliği karşısında, plancılar da sorunların çözümü noktasında bir araya gelmek koşuluyla, kendi aralarında belli alanlara yoğunlaşarak, genel plancılık fonksiyonlarını kaybetmeden belirli bir alanda uzmanlaşabilirler. Önemli olan, uzmanlaşmanın plancılık formasyonundan fazlaca ayrıklaştırılmadan yapılması gereğidir. Aksi durumda, ilerde, plancıları da planlayacak daha genel, üst disiplinlerin oluşması kaçınılmaz olacaktır.
Planlama Bilimi ve Meslek Adamı Eğitimi
Uluslararası düzeydeki rol tayini nedeniyle; ülkemizdeki sosyo-ekonomik yapılanmadaki düzenlemelerin, üniversitelere uzanması sonucu; üniversitelerde bilimsel bilginin üretilmesi, bilim edamı yetiştirilmesi, bilimsel araştırmaların yapılmasının yerine konan ilişkiler; şehircilik eğitiminde, ülkedeki planlama süreçlerinin varolduğu şekliyle yeniden üretimi, bu üretimi gerçekleştirecek meslek adamlarını yetiştirilmesini ve araştırma yerine de uygulamalar yapılmasını dayattı.
Ne yazık ki, üniversiteler, bir serbest plancılık bürosu gibi, döner sermayeler eliyle imar planı müelliflerine dönüştüler. Böylesi işlevi gerçekleştiren kurumların, bilim adamı yetiştiren programlar oluşturmak yerine, var olan plan üretim süreçlerinin gerektirdiği işgücü talebini karşılamak üzere, o niteliklere uygun zanaatçılar veya sanatçılar yetiştirmekten öte perspektifleri olamaz.
Var olan koşulların dayatmalarını, yegâne gerçeklik ve değiştirilemez koşullar olarak kabul eden, verili sistem içinde çözüm arayan yaklaşımların başka çıkar yolu da yoktur. Oysa; bizler olması gerekeni belirleyip, onu, isteyip, yapmaya giriştiğimizde, var olanı değiştirme, dönüştürme şansına sahip olabiliriz.
Tıpkı, bilim adamı yetiştirmeyi hedefleyen programların ulaşacağı sonuçlarda buna denk düşer. Böyle bir programın izlendiği eğilim sonucunda; süreçleri etkileyecek, mesleki pratik içerisinde başarılı olacak, teknik ressamlık ve bürokratlıktan öte, plancılık yapabilecek meslek adamları, üniversite eğitiminin yan ürünü olarak belireceklerdir. Var olan mesleki pratiği, sürdürecek tipte "plancıların" yetiştirilmesine üniversite eğiliminin yöneltilmesi gereksiz bir girişimdir. Kısa süreli pratikler sonuca, bu tür "mesleki” formasyonlar kazanılabilmekledir. Dolayısıyla; bu tür formasyonun, ihtiyaç duyan kurumların veya mesleki örgütlenmelerin, bu alanda geniş eğilim sistemi içinde düşünülmeleri yeterli olabilecektir.
Var olan pratiğin, yeniden üretilmesi (imar planlaması) sürecine giren "üniversitelerin” yolu çıkmazdır. Bilimsel araştırma yapmak, kuramsal çalışmalar yürütmek çabası, hiçbir şekilde imar planı yapımcılığıyla eşleştirilemez. Kuşkusuz, pratikten kopuk bir kuramcılığı savlamıyoruz. Pratikten kopmamak demek, pratiği doğrudan yapmak anlamına gelmez. Pratikten kopuk, kuram da olmaz.
Sorun pratik süreçlerle ilişki tarzıdır. Üniversite, pratik, yaşamla bilgi alışverişinde olmalı, kuramlar geliştirilmeli, bilimsel bilgiler üretilmeli, bunlar pratik süreçlerde sınanmak üzere açıklanmalı, sınama sonuçlan araştırılarak, yeniden bilimsel süreçler başlatılmalı. Ancak böylesi bir süreçte yetişen öğrenciler, bilimin yöntemlerini kavrayacaklar ve bir meslek adamı olma konumuna geldiklerinde, kazandıkları yöntem bilgisi ve kuranlar aracılığıyla, pratik süreçleri algılayıp, yön verecek, mesleki formasyonlarını gerçekleştirebileceklerdir.
Uzmanlaşma teorilerinin, perde gerisinde yatan, meslek adamı ve pratik süreçler için teknisyenler yetiştirilmesi düşünceleri üniversiteleri üniversite olmaktan uzaklaştıracaktır. Var olan pratiği yeniden üretmeyi bir şekilde içeren programlar, süreçleri etkileme, dönüştürme olanaklarını yitirirler.
Konuyu "salt kuramsal eğitim” olarak görmemek gerekir. Eğitimin pratik süreçlerle de ilişkisi olmalı, pratikten kopuk bir kuramsal çaba anlamsızlaşır. Fakat, pratikten kopuk olmama, eğitim kuramının var olan pratiği yeniden üretmesi anlamına yorumlanmamalıdır. Eğitim programları, bir ölçüde pratik süreçleri analiz eden, yorumlayan dersleri de içermeli ve pratiği üreten kurumlarla etkileşim içinde olunmalıdır.
Ülkemizde, üniversitelerle pratik arasında ara kurumlar olmaması boşluğu, üniversite tarafından doldurulmaya çalışılırsa; üniversitelerin yapısal bir dönüşümü gerçekleşir. Böylece; üniversite, üniversiteden başka bir şey olmaya başlar. Üniversite ile pratik süreç arasındaki eksik kurumların oluşturulmasını ayrı bir platform olarak tanımlamalıyız. Bu alanda, bağımsız araştırma kurumlan, enstitüler, vakıflar, meslek okulları, meslek kursları, mesleki örgütlenmeler vb. kurumlarının oluşturulması görevi ayrıca ele alınmalı.
Belki de, bir başka çözüm yolu olarak karşımıza çıkacak olgu; üniversiteler arasında, program farklılaşması ile oluşacak farklılaşma olacaktır. Böylesi bir yönelim YÖK’le birlikte dayatılan tek tip ders programları ve içerikleri baskısının aşılmasının ötesinde, yine üniversitelere yüklenilen mesleki eğitim baskısının aşılmasında da bir çözüm olabilecektir. Sonuçta, kimi “üniversiteler" mesleki eğilime yönelik yüksek okullar oluşlarını tescil ederken, kimileri de gerçek üniversitenin gerektirdiği programlara kavuşabileceklerdir. Herhalde, bu tartışmalardan uzlaşma beklemek yerine ayrışmaları sağlamak, ayrılıkları netleştirmek daha yerinde olacaktır.
Bu aşamada, doğru bir çözüm yolu olarak; mesleki pratiği denetleme, meslek adamı formasyonlarını belirleme, mesleki pratiğe yönelik eğitim, kurs, staj programlarım düzenleme ve işgücü talebini saptama, eğitim kurumlan ve üniversitelerle, meslek arasındaki ilişkileri organize etme gibi görevleri üstlenecek kurumsal yapılanmalara gereksinim vardır. Bugün, bu görevi, Odalar gerçekleştirebilir.
Mesleki pratiğin ve mesleki süreçler İçerisinde meslek adamlarının konumlarının belirlenmesi ve denetim görevi Odalarca üstlenildiğinde; buna yönelik yapılanmalar geliştirilmeli, üniversitelerdeki eğitim programlarının oluşumunda Odaların da görüşü alınmalıdır.
Sonuç Yerine
Üniversiteler, asli görevlerini ağırlıklı olarak yerine getirmek üzere; bilimsel araştırmalara yönelmeli, bilimsel bilginin üretilmesi süreçlerini başlatmak ve bilim adamı yetiştirmek hedeflerine yönelik eğitim, öğretim programları gerçekleştirilmelidir. Meslek adamı yetiştirme, ancak bu sürecin bir yan ürünü olabilir ve mesleki pratik içinde kazanılabilecek, bir anlamda statik formasyonun, dinamik programlar içinde yer alması anlamsız olur.
Üniversitelerin pratik süreçler ile ilişkisinin, pratik içerisine meslek adamı formasyonu ile girerek gerçekleşmesi yanlış bir tutumdur. Şehir planlama eğitimi veren kurumların birer plan yüklenicisi, olarak plan üretimi yapmaları, eğitim programlarını olumsuz yönde etkilemektedir. Bilimsel çalışma ve bilim yapmakla hiçbir şekilde bağdaşmayacak bu yol, bir an önce terk edilmelidir.
Plancılar, kentleşme dinamiğimizi, planlı kentleşmeyi yerel demokrasiyi ve insanların çevrelerine sahip çıkmalarını sağlayabilecek, "katılımcı planlama" yaklaşımı için rol değişimine hazır olmalı; kent planlama süreçlerinde, plan platformu, şu an izleyici konumundaki halkın gerçek oyuncular olarak sahneye çıkabilecekleri dönüşüme uğratılmalıdır.
Planlama eğitimi, plancıların gelecekte bilim adamı olarak veya mesleki uygulama içindeki plancılar olarak, bu yeni rollerin gerektireceği dinamizmi kucaklayacak esneklik ve amaçla planlanmalıdır.