V. Senihi KİTAPÇI
Yöntem ve Perspektif
Bir konuda araştırma
yaparken sorunları saptayıp, çözüm önerileri ararken ya da tez geliştirirken
verili pratik koşulların düşüncelerimizi, ütopyalarımızı hiç olmazsa düşünce
düzeyinde sınırlamaması gerektiğine inanıyorum.
Herhangi bir konudaki düşüncelerin bütünlüklü ve tutarlı bir şekilde,
eklektizme düşülmeden verilebilmesi; onun, anlaşılabilirliğini artırmanın da
ötesinde ne için uğraş verilmekte olduğunu da açıkça belirler. Var olan koşullar, pratiğin dayatmaları ancak
bu türden geniş perspektifli çalışmalarla aşılabilir.
O halde; planlama
eğitimi konusunu tartışırken, kuşkusuz, var olan planlama, üniversite ve eğitim
pratiğini ve teorisini de değerlendireceğiz. Fakat, düşünce ve tezlerimizi bu
var olan ve süregelen durumla sınırlamayacağız. Yine planlama mesleğini
irdelerken, süregelen kent planı üretim yöntemleri ve uygulamalarını göz önüne
alacağız; olması gerekeni, hedefimizi, bundan adeta bağımsızca ortaya
koyacağız.
Var
olanın niteliklerini iyi belirlemişsek; tezlerimiz ve hedeflerimiz,
pratikte kendilerine filizlenme yollarını bulacaklardır. Kuşkusuz, var olanın
dönüşümü kolay olmayacaktır. Var olanı, eklemeler, yamamalar yoluyla
değiştirmeye, biçimlendirmeye çalışmak yerine, karşısına alternatifini
koyarak dönüşüme zorlamak daha tutarlı olacaktır.
Üniversite ve Bilim
Eğitimi
Bilim; önceleri, insanlığın
doğa üzerindeki denetim çabalarının aracı ve sonucu iken; teknolojik gelişmenin
boyutlanmasıyla, sınırları, süregelen toplumsal ilişkilerce belirlenip,
sınırlanmaya başlanmıştır. Oysa, bilimin potansiyel üretici gücünün sınırsız
gelişimi, özgürlükte ilerlemeyi; özgürlükte ilerleme, özgürlüğün bilincinde
ilerlemeyi gerektirmektedir. İnsanın insan üzerindeki her türlü egemenliğinin
ortadan kalkmasına ve insanın doğa üzerindeki egemenliğinin artmasına yönelebildiği
sürece; bilim, insanlığın özgürleşmesi yolunda kendini gerçek anlamıyla ortaya
koyabilir. Aslında bu nedenle de bilimin, bilimsel gelişmenin sınırları var
olan toplumsal ilişkilerin ölçülerince belirlenemez.
Bu noktada, bir
gerçek üniversite tanımının üç önemli sacayağını, bilimsel araştırma,
bilimsel bilginin üretimi ve uzmanlaşma olarak sayabiliriz. Ve bütün bunların
oluşacağı ve oluşturacakları yaratıcı, özgür bir evrensel kültür ortamı...
Üniversiteyi
tarihsel gelişimi içerisinde ele aldığımızda, bundan farklı durumları, farklı
yaklaşımları bulmak olanaklıdır. Bunun başlıca iki nedeni söz konusu
edilebilir. Birincisi, üniversitenin tarihsel olarak düşünsel temelleri olan
bazı öğelerin yanı sıra, toplumlara göre değişebilen, bilimsel bilginin
niteliğini ve bunun toplumda uygulanma süreçlerini etkileyecek felsefi
temellerin motivasyonu veya toplumsal paradigmalar ya
da ideoloji olarak tanımlanabilir.
İkincisi,
toplumsal iş bölümünün istemleri ve teknolojik gelişmenin hızı doğrultusunda
uzmanlaşma eğilimi ve dolayısıyla entelektüel çalışmayla üretken çalışma arasındaki
ayırımın toplumsal yapıya bağlı olarak değişim göstermesidir.
Dolayısıyla hem
tarihi süreci hem de bugünü kapsayacak, yarını ve tüm örnekleri açıklayacak
genel bir üniversite tanımı yapmanın oluşturacağı eksiklikler ya da sakıncalar
ortaya çıkıyor. Bu durumda, var olanları tekil veya değişmez örnekler olarak
ele almak veya bu andaki durumları, gelecek için bir kalıp olarak düşünmek
hatalıdır. O halde, yapılması gereken; olması gerekeni tanımlama ve ona
ulaşacak yol ve yöntemleri bulma çabası olmalıdır.
Gerçek üniversite
tanımında beliren üç önemli öğeden bilimsel araştırma ve bilimsel bilginin
üretimi, oldukça iyi bilinen kavramlardır. Uzmanlaşma kavramı ise, özellikle
son yıllarda değişen toplumsal süreçlere bağlı olarak, uzmanlaşmış meslek adamı
yetiştirme ile özdeşleşmiş durumdadır. Bunun nedenlerini, fazla gerilere
gitmeden, ülkemizin son 30-40 yıllık dönemini kabaca gözden geçirerek
bulabiliriz.
1950'li yıllarda
başlayan, toplumsal üstyapı kurumlarını zorlayan sosyo-ekonomik dönüşüm
sancılan, özellikle 1960’lı yıllardan itibaren üniversitelerde, uzmanlaşmış
teknik adamlar, teknisyenler yetiştirmeyi, bilimsel araştırma ve bilimsel
bilginin üretimi görevlerinin önüne geçirmeye başladı. Bu durum, ülkede ağırlık
kazanan "dışa bağımlı sanayileşme” politikasının istemlerine uygun uzman
işgücünü sağlayıcı, devlet ve piyasaca belirlenen işgücü talebine uygun
uzmanlaşma ve meslek adamı yetiştirme programlarına geçiş için üniversiteleri
dönüştürmeye başlamanın başlangıcı sayılabilir.
Üniversite ve
mesleki eğitim kurumu kavramları birbirine karıştırılıyordu. Daha önceleri,
teorik yanı ağır basan, sosyal bilimler ve temel fen bilimleri programları ağırlıklı olan üniversiteler, yeni politikalara uygun teknik uzmanlaşmayı
sağlayıcı programlara yöneldiler. Giderek, günümüzdeki örnekleriyle görüldüğü
gibi; temel fen bilimleri ve sosyal bilimler bölümleri olmayan üniversiteler
kurulmaya başlandı.
I950'li yıllarda
uluslararası platformlarda projelendirilen, ODTÜ, Fen Lisesi, Hacettepe
Üniversitesi gibi projeler, bu günkü Bilkent, Açık Öğretim türü en olumsuz
örneklerin habercisi sayılabilirler, ülkenin, dışa bağımlı sanayileşme ve
gelişme politikası; teknolojiyi, üretme yerine, üretilmiş teknolojiyi alıp,
uygulama, kopyalama şeklinde olunca; 1960'larda iyice egemen olmaya başlayan
faydacı yaklaşımların yanı sıra, o yıllarda üniversite ortamının gerektirdiği
özgürlük ve özgür düşünce ortamında oluşan, tam bağımsızlık ve halkla üniversiteli
kopukluğunu giderme çabası üniversitelerde filizlendi, gelişti.
Görüldüğü gibi,
bir kurum olarak üniversitenin amaç ve işlevleri toplumsal yapının temel
niteliklerindeki değişme ve çelişmelerle uyarlanabiliyor. Fakat, toplumu
harekete geçirici, yönlendirici düşünsel temel, bu dönüşümlere bu denli kolay
uyarlanamıyor. O yıllarda, yaratılan görece özgürlük ortamında, toplumun
çeşitli kesimleri sınırlan aşan bir gelişim gösterdiler.
1980’lerde tüm
kurumlar gibi üniversite de reorganize edildi. Temel amaç, süregelen toplumsal
ilişkilerin ölçülerince sınırlanmak istemeyen düşünsel temelin, bir ölçüde hizaya
gelmesiydi. Bunu ancak, bilimsel bilginin üretiminin gereksinim duyduğu özgür düşünce
ortamının baskı ve tasfiye ile yok edilmesi yoluyla başardılar.
E. Hirch, 1946
yılında hazırladığı üniversite özerkliği raporunda; "devlet idaresine ait
kırtasiyecilik ve vesayet anlayışı, mümkün olduğu kadar geniş bir hareket
serbestliğine muhtaç olan bir faaliyete dayatılırsa bunun bir sonucu, olarak;
üniversite, bir kışla halini alabilir ki, bu gerçek bilimin mezarı demek
olur." şeklinde işaret elliği tehlike 1980’le birlikte gerçekliğe
dönüştü.
Bunun yanı sıra. YÖK
sisteminin getirdiği önemli dönüşümler vardır. Uluslararası iş bölümü (veya
görev tayini)’nde Türkiye'ye verilen yeni rolün gerektirdiği uzmanlaşma ve işgücü
istemini karşılamaya yönelik; Bilkent türü ileri teknolojiyi kullanmaya dönük
uzman, meslek adamı yetiştirme üniversiteleri dönemi başlatıldı. Merkezi
olarak belirlenmiş programlarla, bilimsel araştırmalara ve özgür düşünce
ortamına açık, ders programları olanağı yok edildi. Bilimsel düşünceye aykırı olarak,
öğrenciliğin, derslerini harfiyen bilmekten oluştuğu düşüncesi, sınavlar
sistemi benzeri önlemlerle etkinleştirildi. Sonsuz örnekle derinleştirilebilecek
bu dönüşüm süreci, özetle; bilimsel bilginin üretileceği, bilimsel
araştırmaların yapılacağı özgür düşünce ortamını yok edip; üniversiteleri,
asli ürünü olan bilim adamı yetiştirme görevinden alıkoyup, yan ürünü olması
gereken meslek adamı yetiştiren kurumlara dönüştürdü. Meslek Yüksek Okullarının
üniversiteler bünyesine katılması, fakülte yapılması veya fakültelerle birleştirilmesi;
kontenjanların merkezi baskılarla artırılması bu bilinçli ve sistemli çabanın
ürünüdür.
Kent Planlama ve Plancılar
Kent planlama ve imar
planlama kavramları, ülkemizde o denli birbirinin yerine kullanılır oldu ki;
kent plancı ile imar planı yapımcıları adeta özdeşleşti, imar planı yapım
süreçlerinde yer alan farklı disiplinlerden kişilere karşı tavır, plancıların
en önemli sorunu imiş gibi görünmeye başladı.
Bu tutumun eğitim
kurumlarına yansıması da, imar planı yapımcısı olacak fiziki plancı
yetiştirilmesinin, programlarda ne kadar, nasıl ve hangi dönemlerde yer alması
tartışmaları şeklinde oldu. Kuşkusuz, bunda, ülkemizdeki kent planlama pratiğinin
en önemli parçasını oluşturan plan üretme süreci olan "imarcı"
yaklaşımın etkinliğinin ve yaygınlığının payı büyüktür.
Buna,
üniversitelerin merkezi yönetimin vesayeti altına alınarak, meslek okullarına
dönüştürülmeye çalışılması, kontenjan artırma türü baskıların uygulanması ve
üniversite mezunu kent plancılarının işsizlik ve alternatifsizlik durumu ile
karşı karşıya bulunmaları da eklenirse; kent planlama eğitimi yapan
üniversitelerin, fiziki plancı ve giderek, imar plancı yetiştirme yoluna
gitmelerinin başlıca nedenlerini bulmamız olanaklı olur.
Başka bir üzücü
gerçekliğimiz de üniversiteleri bilimin üretileceği yerler olarak görmemenin
ve faydacı düşüncenin etkisiyle bilim adamlarının toplum içindeki maddi ve
manevi statülerinin düşürülmesiyle; öğretim üyeleri, maddi ve manevi
kayıplarını karşılamak üzere, YÖK'çe hazırlanan tezgâhta (döner sermayelerde)
imar planı süreçlerine birer yaldızlı müteahhit edasıyla daldılar. Kendileri
dalmakla kalmayıp, öğrencileri ve eğitim programlarını da o yola çektiler.
Üniversitelerin
asli görevleri unutuldu. Mesleki pratik, meslek adamı yetiştirme, var olan
plan üretim süreçleri, eğitim programlarının başlıca kaygıları oldu. Çeşitli
gerekçelerle, eğitim programları imar planı yapım süreçlerini öğreten
programlara dönüştü. Bu noktada, şu soruyu sormak kaçınılmaz oluyor. Acaba,
var olan imar planı yapımı tarzı yerine başka bir şeyler geliştirilirse o zaman
şehir plancı unvanlı “imarcılar” ne işler yapabilecekler?
Buraya kadar ifade
edilmeye çatışılan düşünceler, plancı unvanlı kişilerin kendilerine yakıştırdıkları,
ya da toplumsal yapı tarafından onlara biçilen “planlayıcı”, yani, başkaları
adına ve bazen de o başkalarına rağmen karar verme hak ve yetkisine sahip
meslek adamı rolünü sorgulamadan geçiştirilmeye çalışıldı. Aslında, sorun ve
sorunun çözüm yolları bu konuda yapılacak belirlemeler sonrasında ortaya
çıkabilecektir.
İmar planları
yoluyla kent planlamasının varabildiği ve varabileceği yer pek çok tezle ortaya
konmuştur. Ülkemizdeki durum; planın, kentin 20-30 yıl sonrasının iki boyutlu
resmedilmesi şeklinde algılandığı; planı çizen plancının kimliği ve niteliğinin
özde pek fazla niteliksel bir değişikliğe yol açmadığı; tasarımın ülkesel ve
yerel süreçleri kucaklayamadığı, uygulamanın plan aksine veya plandan bağımsızca yapılageldiği;
halkın planlan ilgisinin, kendi parselinin ötesine varmadığı; yerel
yönetimlerin demokratik bir yapıya bürünmediği; teknik beceriksizlik ve
yolsuzlukların çok önemli boyutlarda olduğu bir planlama süreç ve tarzı şeklindedir.
Bu durum,
ülkemizdeki sosyo-ekonomik yapı ile uyum gösteren, onunla özde bir çelişkisi olmayan
-ki böylesi bir uzlaşmazlığı olsaydı, mutlaka farklı bir planlama yaklaşımımı
dönüşüm, sistemin gereği olarak ortaya çıkabilecekti- “imarcılık” tarzının
alternatifinin gün geçirmeksizin ve ısrarla gündeme getirilmesinin gerekliliğinin
açık kanıtıdır.
Öncelikle, bize
toplumsal yapı tarafından yüklenilen ve toplumsal eğitim süreçleri aracılığıyla,
benimsediğinizi, başkaları adına, başkalarına rağmen plan yapabilme, henüz
hayatta olmayan insanlar, çocuklar, gençler, yaşlılar için, mekânsal ve sosyal
yaşamı, tek başımıza veya bir grup seçkinle birlikte belirleme haklarımızı
tartışmalıyız.
Bir kent planı
oluşturulurken en asli unsur olan, orada yaşayan halkın, istem ve kararlarının
plana yansıyamaması ya da planın uygulanması süreçlerinde halkın doğrudan
karar verici ve denetleyici olarak yer almaması, sonuçta, plancıların öznel
görgüsü ve bilgisi ölçeğinde planlar yapılmasına yol açmaktadır. Tekdüze, kent
dokuları, doğal ve tarihi çevre ile uyumsuz yapılaşma; büyüme ve gelişme tapıncına
bağlı olarak sosyal yapıdaki değişmelerin göz ardı edildiği fiziki planlar bu
sürecin sonucu olmaktadır. Böylesi bir durum gösteren planların da
gerçekleşebilirliği ve uygulama süreçlerinde alacağı tepkiler bildiğimiz,
gördüğümüz olgulardır.
Katılımcı Planlama
ve Plancılar
En azından yüz yılı aşkın
bir süredir Türkiye'de aydınların-elitlerin, halka bakışı genel çizgisiyle bir
değişim gösterememiştir; “Bu halk cahildir, adam olmaz; bunlarla bir şey yapılamaz,
bizi anlamıyorlar.” Bu yaklaşımın sonucu olarak; yıllardır elit aydınlar
hemen her konuda, halk adına, halka rağmen veya popülizm yoluna düşerek, halk
için kararlar verdiler, ilginçtir ki yakın dönem tarihimiz incelendiğinde,
nitelikçe önemli ve başarılı işler yapıldığı da söylenemez. Kentlerimizin
durumu ortadadır.
Toplumsal yapının
bize verdiği rolü, yadsımamızın, yargılamamızın zamanı geldi, geçiyor.
Sağlıklı ve doğru kentleşme ve planlama için daha doğru bir temelde yeni
yapılanma ve süreçleri oluşturmanın çabası içinde olmalıyız.
Planlarımız ve
kararlardan birinci derecede etkilenen halkın karar süreçlerine karar verici
olarak katılması, uygulamayı doğrudan denetleyici olarak kent planlama
sürecinde yerini alması gerekliliği tartışma götürmeyecek denli açık ve
evrensel bir gerçektir.
Sorun, bu sürecin
nereden başlayacağı, hangi mekanizma ve araçlarla gerçekleşeceği noktasında
odaklanmaktadır. Başlangıç noktası, kent plancılarının ve diğer elit
aydınların planlama sürecindeki rol değişikliğine hazırlanmalarıdır. Herhangi
bir temsili seçilmenin sonucu olarak, başkaları adına plan yapma yetkimiz olmadığı
halde, salt teknik eğitimimiz sonucu edindiğimiz mesleki formasyonla, halkın
fiziki ve sosyal yaşamım belirleme hakkını, bir grup elitle birlikte elde
tutuyoruz. Oysa, mesleğimizin gereği; sorunların belirlenmesi, halkın karar
verebilmesi için önerilerin, alternatiflerin hazırlanması ve teknik
bilgilerin karar vericilere ulaştırılması olmalıdır.
Bu rol değişikliğini,
benimsemenin oldukça güç olacağı ortadadır. Bir sultanın yüz yıl önce dile
getirdiği "halkımız cahildir, eline tüfek versen kendini vurur."
düşüncesi hala yaygındır. Bunu aşmak zorundayız. Üstelik, tüfek bizim elimizde
ve halk yine vuruluyor. Kendi kendini vurma özgürlüğü niçin olmasın? Halkın
cahilliği aydınların aydınlatamamalarından kaynaklanır. "Anlamıyorlar’'
diye suçlayacağımıza. "Anlatamıyor muyuz?" diye düşünmeye çalışalım,
üstelik, karar verme mekanizmalarının dışında bırakılmış, denetim hak ve
yetkisi olmayanların, cehaletlerini nasıl giderebileceklerini, cahil
olmadıklarını nasıl kanıtlayabileceklerini de düşünmek gerekir.
Katılımcılığın,
genellikle yapılacak işe halkın para ve işgücü ile katılması anlamında
sınırlandırılarak algılandığı ortamda; planlama gibi bir sürece halkın karar
verici olarak katılımını sağlamanın oldukça sorunlu ve zor bir yol olduğu bilinmelidir.
Fakat, yaşamdan kaynak bulan, halkın plana ve çevresine sahip çıktığı, uygulamanın
doğrudan halk tarafından denetlendiği planlı bir kentleşme için başka yol
görünmüyor.
Katılımcı bir
planlama modeli ise, geniş ölçekli bir tartışmalar dizisinin ve pratik sınamaların
sonucu oluşturulabilir. Önemli olan, var olan planlama sürecinin asli
unsurlarından biri olan plancıların, bu rol değişimine hazır olup olmadığıdır.
Planlamada Uzmanlık
Eğitimi
Plancıları, diğer mesleklerden
farklı olarak onların üzerinde tek başlarına karar verici ve politika
belirleyici olarak görürsek -ki var olan planlama süreçlerince yadsınmayan bir
roldür-, farklı alanlarda kararlan tek başına üretecek plancıları yetiştirmek
için uzmanlaşma kaçınılmaz olmaktadır. Plancının, bütünü gözeten, bütüne
ilişkin alternatifler, çözümler üreten, öneren kişi olması gerektiği kabul
edildiğinde ise, çeşitli uzmanlık alanlarına ilişkin konularda sığ olmayan, ama
başka bir uzmanlık alanı ile tam olarak örtüşmeyen bilgiler edinmesi kaçınılmazdır.
Plancıyı, bir
konuda, kendi başına karar üreten kişi veya grup olarak algılamıyorsak; farklı
konular üzerinde yoğunlaşmış, uzmanlaşmış plancılara gereksinim olacaktır.
Fakat, örneğin ulaşım planlaması üzerine uzmanlaşmış bir plancının, trafik
mühendisliği mesleği ile örtüşük bir eğitim ve bilgi edinmesini istemek; bir
trafik mühendisinin, bir parça genel plancılık eğitimi görmesini sağlamakla
elde edilecek sonuçtan farksızlaşır. Plancılar kantitatif tekniklerde
uzmanlaşmalı ama bunun sınırı istatistikçilikten, bilgisayarcılıktan ayrılmalı.
Eğer eğitim o noktaya yöneliyorsa, bu planlama bölümlerinde değil ilgili
meslek dallarında tamamlanmalı, orada yapılmalıdır. Yani, planlama eğitimi
gören biri, eğer bazı alanlarda "uzmanlaşmak" istiyorsa o alanın eğitim
programını izlemelidir. Planlama eğitiminde uzmanlaşmanın
sınırı buradadır.
Eğer plancıları,
karar verici durumda olan bir katılımcı yapı için öneriler geliştiren, önerileri
tartışan kişiler olarak tanımlarsak; burada, diğer meslekler ve uzmanlık alanları
ile ilişkilerimiz sorunu belirir. Planlamanın, diğer disiplinler arasında veya
birçoğunun ara kesitlerinden oluşan, onların üzerine bir yerde olduğunu
görüyorsak; plancı, birbirinden ayrık süreçlerde uzmanlaşmayı gerçekleştirmiş;
bu disiplinler arasındaki bölgede, bilgilerin sentezini sağlayacak konumdadır.
Dolayısıyla, plancının uzmanlık alanı disiplinler ve uzmanlıklar arası olmak
noktasında belirir.
Plancıların
uzmanlaşması, kendi içlerinde iş bölümü anlamına gelmelidir. Alanın genişliği
karşısında, plancılar da sorunların çözümü noktasında bir araya gelmek koşuluyla,
kendi aralarında belli alanlara yoğunlaşarak, genel plancılık fonksiyonlarını
kaybetmeden belirli bir alanda uzmanlaşabilirler. Önemli olan, uzmanlaşmanın
plancılık formasyonundan fazlaca ayrıklaştırılmadan yapılması gereğidir. Aksi
durumda, ilerde, plancıları da planlayacak daha genel, üst disiplinlerin
oluşması kaçınılmaz olacaktır.
Planlama Bilimi ve Meslek
Adamı Eğitimi
Uluslararası düzeydeki rol
tayini nedeniyle; ülkemizdeki sosyo-ekonomik yapılanmadaki düzenlemelerin,
üniversitelere uzanması sonucu; üniversitelerde bilimsel bilginin üretilmesi,
bilim edamı yetiştirilmesi, bilimsel araştırmaların yapılmasının yerine konan
ilişkiler; şehircilik eğitiminde, ülkedeki planlama süreçlerinin varolduğu
şekliyle yeniden üretimi, bu üretimi gerçekleştirecek meslek adamlarını
yetiştirilmesini ve araştırma yerine de uygulamalar yapılmasını dayattı.
Ne yazık ki,
üniversiteler, bir serbest plancılık bürosu gibi, döner sermayeler eliyle imar
planı müelliflerine dönüştüler. Böylesi işlevi gerçekleştiren kurumların,
bilim adamı yetiştiren programlar oluşturmak yerine, var olan plan üretim
süreçlerinin gerektirdiği işgücü talebini karşılamak üzere, o niteliklere
uygun zanaatçılar veya sanatçılar yetiştirmekten öte perspektifleri olamaz.
Var olan
koşulların dayatmalarını, yegâne gerçeklik ve değiştirilemez koşullar olarak
kabul eden, verili sistem içinde çözüm arayan yaklaşımların başka çıkar yolu da
yoktur. Oysa; bizler olması gerekeni belirleyip, onu, isteyip, yapmaya
giriştiğimizde, var olanı değiştirme, dönüştürme şansına sahip olabiliriz.
Tıpkı, bilim adamı
yetiştirmeyi hedefleyen programların ulaşacağı sonuçlarda buna denk düşer.
Böyle bir programın izlendiği eğilim sonucunda; süreçleri etkileyecek,
mesleki pratik içerisinde başarılı olacak, teknik ressamlık ve bürokratlıktan
öte, plancılık yapabilecek meslek adamları, üniversite eğitiminin yan ürünü
olarak belireceklerdir. Var olan mesleki pratiği, sürdürecek tipte
"plancıların" yetiştirilmesine üniversite eğiliminin yöneltilmesi
gereksiz bir girişimdir. Kısa süreli pratikler sonuca, bu tür "mesleki”
formasyonlar kazanılabilmekledir. Dolayısıyla; bu tür formasyonun, ihtiyaç duyan kurumların veya mesleki
örgütlenmelerin, bu alanda geniş eğilim sistemi içinde düşünülmeleri yeterli
olabilecektir.
Var olan pratiğin,
yeniden üretilmesi (imar planlaması) sürecine giren "üniversitelerin”
yolu çıkmazdır. Bilimsel araştırma yapmak, kuramsal çalışmalar yürütmek
çabası, hiçbir şekilde imar planı yapımcılığıyla eşleştirilemez. Kuşkusuz,
pratikten kopuk bir kuramcılığı savlamıyoruz. Pratikten kopmamak demek,
pratiği doğrudan yapmak anlamına gelmez. Pratikten kopuk, kuram da olmaz.
Sorun pratik
süreçlerle ilişki tarzıdır. Üniversite, pratik, yaşamla bilgi alışverişinde olmalı,
kuramlar geliştirilmeli, bilimsel bilgiler üretilmeli, bunlar pratik süreçlerde
sınanmak üzere açıklanmalı, sınama sonuçlan araştırılarak, yeniden bilimsel
süreçler başlatılmalı. Ancak böylesi bir süreçte yetişen öğrenciler, bilimin
yöntemlerini kavrayacaklar ve bir meslek adamı olma konumuna geldiklerinde,
kazandıkları yöntem bilgisi ve kuranlar aracılığıyla, pratik süreçleri algılayıp,
yön verecek, mesleki formasyonlarını gerçekleştirebileceklerdir.
Uzmanlaşma
teorilerinin, perde gerisinde yatan, meslek adamı ve pratik süreçler için
teknisyenler yetiştirilmesi düşünceleri üniversiteleri üniversite olmaktan uzaklaştıracaktır.
Var olan pratiği yeniden üretmeyi bir şekilde içeren programlar, süreçleri
etkileme, dönüştürme olanaklarını yitirirler.
Konuyu "salt
kuramsal eğitim” olarak görmemek gerekir. Eğitimin pratik süreçlerle de
ilişkisi olmalı, pratikten kopuk bir kuramsal çaba anlamsızlaşır. Fakat, pratikten
kopuk olmama, eğitim kuramının var olan pratiği yeniden üretmesi anlamına
yorumlanmamalıdır. Eğitim programları, bir ölçüde pratik süreçleri analiz eden,
yorumlayan dersleri de içermeli ve pratiği üreten kurumlarla etkileşim içinde
olunmalıdır.
Ülkemizde,
üniversitelerle pratik arasında ara kurumlar olmaması boşluğu, üniversite
tarafından doldurulmaya çalışılırsa; üniversitelerin yapısal bir dönüşümü
gerçekleşir. Böylece; üniversite, üniversiteden başka bir şey olmaya başlar. Üniversite
ile pratik süreç arasındaki eksik kurumların oluşturulmasını ayrı bir platform
olarak tanımlamalıyız. Bu alanda, bağımsız araştırma kurumlan, enstitüler,
vakıflar, meslek okulları, meslek kursları, mesleki örgütlenmeler vb. kurumlarının
oluşturulması görevi ayrıca ele alınmalı.
Belki de, bir
başka çözüm yolu olarak karşımıza çıkacak olgu; üniversiteler arasında, program
farklılaşması ile oluşacak farklılaşma olacaktır. Böylesi bir yönelim YÖK’le
birlikte dayatılan tek tip ders programları ve içerikleri baskısının aşılmasının
ötesinde, yine üniversitelere yüklenilen mesleki eğitim baskısının aşılmasında
da bir çözüm olabilecektir. Sonuçta, kimi “üniversiteler" mesleki
eğilime yönelik yüksek okullar oluşlarını tescil ederken, kimileri de gerçek
üniversitenin gerektirdiği programlara kavuşabileceklerdir. Herhalde, bu
tartışmalardan uzlaşma beklemek yerine ayrışmaları sağlamak, ayrılıkları
netleştirmek daha yerinde olacaktır.
Bu aşamada, doğru
bir çözüm yolu olarak; mesleki pratiği denetleme, meslek adamı
formasyonlarını belirleme, mesleki pratiğe yönelik eğitim, kurs, staj
programlarım düzenleme ve işgücü talebini saptama, eğitim kurumlan ve üniversitelerle,
meslek arasındaki ilişkileri organize etme gibi görevleri üstlenecek kurumsal
yapılanmalara gereksinim vardır. Bugün, bu görevi, Odalar gerçekleştirebilir.
Mesleki pratiğin
ve mesleki süreçler İçerisinde meslek adamlarının konumlarının belirlenmesi
ve denetim görevi Odalarca üstlenildiğinde; buna yönelik yapılanmalar
geliştirilmeli, üniversitelerdeki eğitim programlarının oluşumunda Odaların
da görüşü alınmalıdır.
Sonuç Yerine
Üniversiteler, asli görevlerini
ağırlıklı olarak yerine getirmek üzere; bilimsel araştırmalara yönelmeli,
bilimsel bilginin üretilmesi süreçlerini başlatmak ve bilim adamı yetiştirmek
hedeflerine yönelik eğitim, öğretim programları gerçekleştirilmelidir. Meslek adamı
yetiştirme, ancak bu sürecin bir yan ürünü olabilir ve mesleki pratik içinde
kazanılabilecek, bir anlamda statik formasyonun, dinamik programlar içinde
yer alması anlamsız olur.
Üniversitelerin
pratik süreçler ile ilişkisinin, pratik içerisine meslek adamı formasyonu ile
girerek gerçekleşmesi yanlış bir tutumdur. Şehir planlama eğitimi veren kurumların
birer plan yüklenicisi, olarak plan üretimi yapmaları, eğitim programlarını
olumsuz yönde etkilemektedir. Bilimsel çalışma ve bilim yapmakla hiçbir
şekilde bağdaşmayacak bu yol, bir an önce terk edilmelidir.
Plancılar,
kentleşme dinamiğimizi, planlı kentleşmeyi yerel demokrasiyi ve insanların
çevrelerine sahip çıkmalarını sağlayabilecek, "katılımcı planlama"
yaklaşımı için rol değişimine hazır olmalı; kent planlama süreçlerinde, plan
platformu, şu an izleyici konumundaki halkın gerçek oyuncular olarak sahneye
çıkabilecekleri dönüşüme uğratılmalıdır.
Planlama eğitimi,
plancıların gelecekte bilim adamı olarak veya mesleki uygulama içindeki
plancılar olarak, bu yeni rollerin gerektireceği dinamizmi kucaklayacak
esneklik ve amaçla planlanmalıdır.