TÜRKİYE’DE ŞEHİR PLANLAMA NEDEN HİÇ KURULAMADI?

 V. Senihi KİTAPÇI

Türkiye’de şehirler neden bu kadar çirkin, pahalı ve yaşaması zor? Bu soru genellikle şu cevaplarla geçiştirilir: rant, siyaset, müteahhitler, hızlı göç, kapitalizm. Hepsi doğrudur. Ama eksiktir. Çünkü bu cevapların hiçbiri şu soruya doğrudan dokunmaz:

Şehirleri planlamakla görevli olan şehir planlama disiplini, bu tabloda nerededir?

Bu yazı, Türkiye’de şehir planlamanın neden başarısız olduğunu değil; neden hiçbir zaman gerçek anlamda kurulamamış olduğunu tartışıyor.

Plan vardı ama şehirler neden plansız?

Türkiye’de bugün on binlerce şehir plancısı var. Her kentte nazım ve uygulama imar planları var. Planlama birimleri, plan notları, plan hükümleri, askı süreçleri var. Şehir plancıları kamuda ve özelde sürekli plan yapıyorlar. Kâğıt üzerinde her şey planlı. Planı olmayan hiçbir şehir yok. Metropollerden beldelere kadar tüm şehirlerin her ölçekte planları var.  Plansız bir kent, kentleşme yok!

 

Ama gerçek hayatta:

·        şehirler yamalı bohça gibi büyüyor,

·        konut pahalı, ulaşım zor,

·        altyapı yetişmiyor,

·        merkezler çöküyor,

·        kent yoksulları dışlanıyor,

·        tarihî dokular turistik dekorlara dönüşüyor.

Bu noktada sık duyulan savunma şudur: “Planlar var ama uygulanmıyor.” Bu cümle kulağa mantıklı gelir. Ama şu soru sorulmadan bir anlamı yoktur: Uygulanmayan şey gerçekten bir plan mıydı?

Plan dediğimiz şey nedir?

Bir plan, sadece bir harita değildir. Bir plan:

·        zamana yayılır,

·        kaynaklara dayanır,

·        öncelik belirler,

·        bağlayıcıdır.

Türkiye’de yapılan imar planları ise çoğunlukla:

·        iki boyutlu renkli çizimlerdir,

·        neyin ne zaman yapılacağını söylemez,

·        ekonomik ve mali karşılığını tanımlamaz,

·        kolayca değiştirilebilir.

Bu nedenle şu gerçekle yüzleşmek gerekir: Türkiye’de imar planları, plan olmaktan çok mekânsal tasvirlerdir. Bir tasvirin hayata geçmemesi “uygulama başarısızlığı” değil, doğal sonucudur.

Paradigma çöktü mü, hiç var olmadı mı?

Akademide ve meslek çevrelerinde yaygın bir anlatı vardır: “Türkiye’de şehir planlama paradigması vardı ama bozuldu.” Bu anlatı rahatlatıcıdır. Çünkü sorumluluğu siyasete, rant baskısına, yerel yöneticilere devreder. Oysa daha rahatsız edici bir ihtimal vardır:

Bir paradigmanın çökmesinden söz edebilmek için, onun önce gerçekten kurulmuş olması gerekir.

Türkiye’de planlama hiçbir dönemde:

·        siyasetin üzerinde belirleyici olamamış,

·        istisna değil kural hâline gelememiş,

·        kentin geleceğini bağlayan ortak bir toplumsal çerçeve kuramamıştır.

Planlama hep:

·        pazarlığa açık,

·        geçici,

·        değiştirilebilir,

·        askıya alınabilir bir araç olarak kalmıştır.

Bu nedenle sorun, bir paradigmanın sonu değil; bir paradigmanın hiç doğmamış olmasıdır.

 

Planlama, kapitalist kenti gerçekten gördü mü?

Bu noktada planlamanın içinde üretildiği toplumsal ve iktisadi bağlamı görmezden gelmek mümkün değildir. Kent, kapitalist üretim ilişkileri içinde şekillenen bir toplumsal mekândır.

Mülkiyet ilişkilerinden, sınıflardan, mülksüzlerden bağımsız bir “kent” yoktur. Buna rağmen planlama kuramı ve pratiği, uzun yıllar boyunca homojen bir “kentli” varsayımı üzerinden düşünmüştür.

Kentliler, sınıfsal konumlarından arındırılmış soyut bireyler olarak ele alınmış; işçilerin, emekçilerin ve mülksüzlerin özgül ihtiyaçları planlamanın tali konusu hâline gelmiştir.

Bu yaklaşımın sonucu olarak:

·        planlar fiilen arsa sahiplerinin ve sermaye gruplarının beklentileri etrafında şekillenmiş,

·        konut ve ulaşım gibi emekçi yaşamını doğrudan belirleyen sorunlar ikincilleşmiştir.

Bu durum, planlamanın başarısızlığını yalnızca “uygulama sorunu” ile açıklamayı imkânsız kılar. Planlama, içinde üretildiği bağlamı sorgulamadığı ölçüde, o bağlamın yeniden üretimine hizmet eden bir araç hâline gelmiştir.

Planlama ne zaman imara dönüştü?

Türkiye’de şehir planlama, çok erken bir aşamada imar planlamaya indirgenmiştir.

Bu indirgeme üç temel sonuç doğurmuştur:

1.     Kenti değil parseli konuşur hâle geldik

Ulaşım, eşitsizlik, kamusal mekân geri plana itildi.

2.     Plan değişikliği normalleşti

Plan istikrar sağlayan bir çerçeve olmaktan çıktı.

3.     Eğitim de bu dar alana sıkıştı

Planlama eğitimi, giderek mevzuat ve gösterim tekniği öğretimine dönüştü.

Böylece planlama, toplumsal bir gelecek tasavvuru olmaktan çıkarak hukuki–teknik bir işlem hâline geldi.

Çirkin şehirler tesadüf değildir

Türkiye’de şehirlerin çirkinliği:

·        zevksizlikten,

·        plansız göçten,

·        bireysel hatalardan kaynaklanmaz.

Bu çirkinlik: Planlamanın, kent estetiğini, kamusal mekânı ve yaşam kalitesini asli mesele olarak görmeyen bir anlayışla yapılmasının sonucudur. Çirkin şehirler, kötü niyetin değil; zayıf bir planlama fikrinin ürünüdür.

Plancılar tamamen masum mu?

Hayır. Bu yazı, şehir plancıları günah keçisi ilan etmek için yazılmadı. Ama masumiyet hikâyesi anlatmak için de yazılmadı.

Şehir planlama disiplini:

·        kendi araçlarını sorgulamakta geç kalmış,

·        imar planı merkezli düşünceden kopamamış,

·        başarısızlıkla yüzleşmek yerine dışsal faktörlere sığınmıştır.

Bunun bedeli, planlamanın toplumsal meşruiyet kaybı olmuştur.

Bugün plan, birçok insan için: “Engelleyen ama yol göstermeyen bir şey”dir. Bu algı tesadüf değildir.

Asıl soru: Biz neyin uzmanıyız?

Belki de artık şu soruyu açıkça sormak gerekir: Şehir plancıları neyin uzmanıdır?

Harita çizmenin mi?

Mevzuat yorumlamanın mı?

Plan değişikliği yapmanın mı?

Yoksa kentin geleceğini, toplumsal adalet ve yaşam kalitesi üzerinden birlikte düşünmenin mi?

Bu soruya net bir cevap verilmedikçe:

·        yeni plan türleri,

·        yeni yasalar,

·        yeni kavramlar

aynı sonuçları üretmeye devam edecektir.

Son söz: Bu bir umutsuzluk yazısı değil

Bu yazı “planlama bitti” demiyor. Tam tersine şunu söylüyor:

Planlama hiç başlamadığı için, hâlâ başlama ihtimali var.

Ama bunun için:

·        planı haritadan ibaret görmeyi bırakmak,

·        başarısızlığı kabullenmek,

·        planlamayı yeniden tanımlamak

zorundayız.

Aksi hâlde, şehirler değişmeye devam edecek; ama hiç iyileşmeyecek.

Otuz Sekiz Yıl Sonra Aynı Metne* Bakarken

 

 

 V. Senihi KİTAPÇI

1988 yılında, henüz mesleki yolculuğumun başındayken, Şehir Plancıları Odası adına Dünya Şehircilik Günü 13. Kolokyumuna hazırladığım bir bildiriyi yeniden okumak, benim için beklemediğim ölçüde sarsıcı oldu. O dönemde yazdıklarımı bugün okurken asıl şaşırtıcı olan, ileri görüşlülük ya da erken bir doğrulanma duygusu değil; bugün benimsediğim birçok yaklaşımın sezgisel çekirdeğinin o metinde açıkça bulunuyor olmasıydı.

O yıllarda planlama, üniversite ve meslek pratiği üzerine yürütülen tartışmaların önemli bir bölümü, “nasıl daha iyi plan yapılır”, “nasıl daha iyi plancı yetiştirilir” sorularına odaklanıyordu. Ben ise, belki de henüz yeterince deneyimim olmadığı için, daha temel bir yerden sorular sormuştum: Kimin adına plan yapıyoruz? Hangi yetkiyle? Plancının bilgisi, halkın yaşamı üzerinde nasıl bir meşruiyet üretiyor? Üniversite, gerçekten bilgi üreten bir kurum mu, yoksa meslek edindirme mekanizmasına mı dönüşüyor?

Bugün dönüp baktığımda, o metnin en belirgin özelliğinin, var olanı iyileştirme arzusundan çok, var olanın sınırlarını sorgulama çabası olduğunu görüyorum. Planlama pratiğini, üniversite eğitimini ve mesleki rolleri, içinde işlediğimiz sistemin “doğal” parçaları olarak değil; tarihsel, siyasal ve etik tercihler sonucu biçimlenmiş yapılar olarak ele alma eğilimi, o metnin temel omurgasını oluşturuyordu.

Zaman içinde edindiğim deneyimler, bu sezgileri yumuşatmadı; tersine, sertleştirdi. Katılımın bir teknik yöntem değil, bir etik zorunluluk olduğu; plancının karar verici değil, karar süreçlerini mümkün kılan bir özne olması gerektiği; üniversitenin meslek pratiğini yeniden üreten bir atölye hâline gelmesinin, bilimin doğasıyla bağdaşmadığı düşüncesi, yıllar içinde yaşananlarla daha da görünür hâle geldi.

Bu bildiriyi bugün yeniden yayımlarken amacım, geçmişe dönük bir haklılık iddiası değil. Aksine, planlama alanında uzun süredir ertelenen bazı temel soruların, hâlâ yerinde durduğunu hatırlatmak. O metinde bir arada duran, belki de fazlaca sıkıştırılmış başlıklar — katılım, etik, üniversite, meslek örgütlerinin rolü — bugün artık ayrı ayrı ve daha derinlikli biçimde ele alınmayı hak ediyor.

Bu nedenle bu metni, kapanmış bir tartışmanın belgesi olarak değil; devam eden bir düşünsel hattın erken bir durağı olarak görüyorum. Önümüzdeki dönemde, burada yalnızca işaret edilmiş olan meseleleri — özellikle katılımcı planlama, plancı etiği ve planlama eğitimine ilişkin yapısal sorunları — bugünün koşulları ve deneyimleri ışığında yeniden ele alma niyetindeyim.

Bu geri bakış, bir sonuç değil; gecikmiş ama gerekli bir devam çağrısıdır.

Bu yoğun metin aslında:

  1. Üniversite–bilim–özgürlük üzerine bir kuramsal deneme
  2. Türkiye’de planlama eğitiminin yapısal eleştirisi
  3. Plancının rolü ve meşruiyeti üzerine etik-politik bir sorgulama
  4. Katılımcı planlamanın radikal bir yorumu
  5. Oda–üniversite–meslek ilişkisi üzerine kurumsal bir öneridir.

 



*Bildiri DŞG 13. Kolokyumunda Şehir Plancıları Odası adına sunulmuştur. Şehir Planlama Bölümü 4. Sınıf öğrencisi iken Planlama Dergisi Yayın Kurulu çalışmalarına Yayın Kurulu Üyesi  Sayın Kübra CİHANGİR’in daveti ile katılmıştım. Oda ile ilişkim böyle başladı.  Aynı mekânda yapılan Oda YK toplantılarına izleyici olarak katıldığım bir toplantıda DŞG için Oda’ya gelen çağrı görüşülürken, Oda’nın YK adına katılımı konusunda bir isteksizlik oluştu. Ben katılınsa iyi olur diye görüş belirtince, Sayın Kemal SARP (Başkan),” sen katıl o zaman” dedi. Benim için zorlu bir görevlendirmeydi. Epeyce bir hazırlıktan sonra o uzun bildiri hazırlandı. Biraz heyecandan, biraz acemilikten bu uzun yazı ortaya çıktı. Kolokyumda Oda adına sunmak onur vericiydi. Sonra Bildiriler kitabında yayınlandı. Kitap çok kişiye ulaşmamıştı. Daha Sonra Planlama Dergisi Yayın Kurulu’nun da istemi ile, Planlama Dergisinin 6. Sayısında (89/2-3-4) tekrar yayınlandı.  Aradan geçen zaman içerisinde ben yazıyı unutmuştum. Arşivimi düzenlerken Derginin PDF halini görünce “ne yazmıştım acaba?” diyerek tekrar okudum. Okuyunca da aradan geçen 38 yıl içerisinde neredeyse o günkü görüşlerimin çizgisinde yazmaya ve düşünmeye devam ettiğimi görünce ben kendi yazımdan etkilendim. Belki okuyan olur diye Dergi bağlantısını burada tekrar vereceğim. PDF halini okumak zor olabilir diyerek, Yazıyı sayısal formata aktardım ve hala güncelliğini koruyan düşünceler içerdiğini düşünerek, “blogumda” tekrar yayınlamaya karar verdim...

https://www.spo.org.tr/yayinlar/dergi_goster.php?sube=0&kodu=69&dergi=3

https://urbanismturkey.blogspot.com/