TÜRKİYE’DE ŞEHİR PLANLAMA NEDEN HİÇ KURULAMADI?

 V. Senihi KİTAPÇI

Türkiye’de şehirler neden bu kadar çirkin, pahalı ve yaşaması zor? Bu soru genellikle şu cevaplarla geçiştirilir: rant, siyaset, müteahhitler, hızlı göç, kapitalizm. Hepsi doğrudur. Ama eksiktir. Çünkü bu cevapların hiçbiri şu soruya doğrudan dokunmaz:

Şehirleri planlamakla görevli olan şehir planlama disiplini, bu tabloda nerededir?

Bu yazı, Türkiye’de şehir planlamanın neden başarısız olduğunu değil; neden hiçbir zaman gerçek anlamda kurulamamış olduğunu tartışıyor.

Plan vardı ama şehirler neden plansız?

Türkiye’de bugün on binlerce şehir plancısı var. Her kentte nazım ve uygulama imar planları var. Planlama birimleri, plan notları, plan hükümleri, askı süreçleri var. Şehir plancıları kamuda ve özelde sürekli plan yapıyorlar. Kâğıt üzerinde her şey planlı. Planı olmayan hiçbir şehir yok. Metropollerden beldelere kadar tüm şehirlerin her ölçekte planları var.  Plansız bir kent, kentleşme yok!

 

Ama gerçek hayatta:

·        şehirler yamalı bohça gibi büyüyor,

·        konut pahalı, ulaşım zor,

·        altyapı yetişmiyor,

·        merkezler çöküyor,

·        kent yoksulları dışlanıyor,

·        tarihî dokular turistik dekorlara dönüşüyor.

Bu noktada sık duyulan savunma şudur: “Planlar var ama uygulanmıyor.” Bu cümle kulağa mantıklı gelir. Ama şu soru sorulmadan bir anlamı yoktur: Uygulanmayan şey gerçekten bir plan mıydı?

Plan dediğimiz şey nedir?

Bir plan, sadece bir harita değildir. Bir plan:

·        zamana yayılır,

·        kaynaklara dayanır,

·        öncelik belirler,

·        bağlayıcıdır.

Türkiye’de yapılan imar planları ise çoğunlukla:

·        iki boyutlu renkli çizimlerdir,

·        neyin ne zaman yapılacağını söylemez,

·        ekonomik ve mali karşılığını tanımlamaz,

·        kolayca değiştirilebilir.

Bu nedenle şu gerçekle yüzleşmek gerekir: Türkiye’de imar planları, plan olmaktan çok mekânsal tasvirlerdir. Bir tasvirin hayata geçmemesi “uygulama başarısızlığı” değil, doğal sonucudur.

Paradigma çöktü mü, hiç var olmadı mı?

Akademide ve meslek çevrelerinde yaygın bir anlatı vardır: “Türkiye’de şehir planlama paradigması vardı ama bozuldu.” Bu anlatı rahatlatıcıdır. Çünkü sorumluluğu siyasete, rant baskısına, yerel yöneticilere devreder. Oysa daha rahatsız edici bir ihtimal vardır:

Bir paradigmanın çökmesinden söz edebilmek için, onun önce gerçekten kurulmuş olması gerekir.

Türkiye’de planlama hiçbir dönemde:

·        siyasetin üzerinde belirleyici olamamış,

·        istisna değil kural hâline gelememiş,

·        kentin geleceğini bağlayan ortak bir toplumsal çerçeve kuramamıştır.

Planlama hep:

·        pazarlığa açık,

·        geçici,

·        değiştirilebilir,

·        askıya alınabilir bir araç olarak kalmıştır.

Bu nedenle sorun, bir paradigmanın sonu değil; bir paradigmanın hiç doğmamış olmasıdır.

 

Planlama, kapitalist kenti gerçekten gördü mü?

Bu noktada planlamanın içinde üretildiği toplumsal ve iktisadi bağlamı görmezden gelmek mümkün değildir. Kent, kapitalist üretim ilişkileri içinde şekillenen bir toplumsal mekândır.

Mülkiyet ilişkilerinden, sınıflardan, mülksüzlerden bağımsız bir “kent” yoktur. Buna rağmen planlama kuramı ve pratiği, uzun yıllar boyunca homojen bir “kentli” varsayımı üzerinden düşünmüştür.

Kentliler, sınıfsal konumlarından arındırılmış soyut bireyler olarak ele alınmış; işçilerin, emekçilerin ve mülksüzlerin özgül ihtiyaçları planlamanın tali konusu hâline gelmiştir.

Bu yaklaşımın sonucu olarak:

·        planlar fiilen arsa sahiplerinin ve sermaye gruplarının beklentileri etrafında şekillenmiş,

·        konut ve ulaşım gibi emekçi yaşamını doğrudan belirleyen sorunlar ikincilleşmiştir.

Bu durum, planlamanın başarısızlığını yalnızca “uygulama sorunu” ile açıklamayı imkânsız kılar. Planlama, içinde üretildiği bağlamı sorgulamadığı ölçüde, o bağlamın yeniden üretimine hizmet eden bir araç hâline gelmiştir.

Planlama ne zaman imara dönüştü?

Türkiye’de şehir planlama, çok erken bir aşamada imar planlamaya indirgenmiştir.

Bu indirgeme üç temel sonuç doğurmuştur:

1.     Kenti değil parseli konuşur hâle geldik

Ulaşım, eşitsizlik, kamusal mekân geri plana itildi.

2.     Plan değişikliği normalleşti

Plan istikrar sağlayan bir çerçeve olmaktan çıktı.

3.     Eğitim de bu dar alana sıkıştı

Planlama eğitimi, giderek mevzuat ve gösterim tekniği öğretimine dönüştü.

Böylece planlama, toplumsal bir gelecek tasavvuru olmaktan çıkarak hukuki–teknik bir işlem hâline geldi.

Çirkin şehirler tesadüf değildir

Türkiye’de şehirlerin çirkinliği:

·        zevksizlikten,

·        plansız göçten,

·        bireysel hatalardan kaynaklanmaz.

Bu çirkinlik: Planlamanın, kent estetiğini, kamusal mekânı ve yaşam kalitesini asli mesele olarak görmeyen bir anlayışla yapılmasının sonucudur. Çirkin şehirler, kötü niyetin değil; zayıf bir planlama fikrinin ürünüdür.

Plancılar tamamen masum mu?

Hayır. Bu yazı, şehir plancıları günah keçisi ilan etmek için yazılmadı. Ama masumiyet hikâyesi anlatmak için de yazılmadı.

Şehir planlama disiplini:

·        kendi araçlarını sorgulamakta geç kalmış,

·        imar planı merkezli düşünceden kopamamış,

·        başarısızlıkla yüzleşmek yerine dışsal faktörlere sığınmıştır.

Bunun bedeli, planlamanın toplumsal meşruiyet kaybı olmuştur.

Bugün plan, birçok insan için: “Engelleyen ama yol göstermeyen bir şey”dir. Bu algı tesadüf değildir.

Asıl soru: Biz neyin uzmanıyız?

Belki de artık şu soruyu açıkça sormak gerekir: Şehir plancıları neyin uzmanıdır?

Harita çizmenin mi?

Mevzuat yorumlamanın mı?

Plan değişikliği yapmanın mı?

Yoksa kentin geleceğini, toplumsal adalet ve yaşam kalitesi üzerinden birlikte düşünmenin mi?

Bu soruya net bir cevap verilmedikçe:

·        yeni plan türleri,

·        yeni yasalar,

·        yeni kavramlar

aynı sonuçları üretmeye devam edecektir.

Son söz: Bu bir umutsuzluk yazısı değil

Bu yazı “planlama bitti” demiyor. Tam tersine şunu söylüyor:

Planlama hiç başlamadığı için, hâlâ başlama ihtimali var.

Ama bunun için:

·        planı haritadan ibaret görmeyi bırakmak,

·        başarısızlığı kabullenmek,

·        planlamayı yeniden tanımlamak

zorundayız.

Aksi hâlde, şehirler değişmeye devam edecek; ama hiç iyileşmeyecek.

Otuz Sekiz Yıl Sonra Aynı Metne* Bakarken

 

 

 V. Senihi KİTAPÇI

1988 yılında, henüz mesleki yolculuğumun başındayken, Şehir Plancıları Odası adına Dünya Şehircilik Günü 13. Kolokyumuna hazırladığım bir bildiriyi yeniden okumak, benim için beklemediğim ölçüde sarsıcı oldu. O dönemde yazdıklarımı bugün okurken asıl şaşırtıcı olan, ileri görüşlülük ya da erken bir doğrulanma duygusu değil; bugün benimsediğim birçok yaklaşımın sezgisel çekirdeğinin o metinde açıkça bulunuyor olmasıydı.

O yıllarda planlama, üniversite ve meslek pratiği üzerine yürütülen tartışmaların önemli bir bölümü, “nasıl daha iyi plan yapılır”, “nasıl daha iyi plancı yetiştirilir” sorularına odaklanıyordu. Ben ise, belki de henüz yeterince deneyimim olmadığı için, daha temel bir yerden sorular sormuştum: Kimin adına plan yapıyoruz? Hangi yetkiyle? Plancının bilgisi, halkın yaşamı üzerinde nasıl bir meşruiyet üretiyor? Üniversite, gerçekten bilgi üreten bir kurum mu, yoksa meslek edindirme mekanizmasına mı dönüşüyor?

Bugün dönüp baktığımda, o metnin en belirgin özelliğinin, var olanı iyileştirme arzusundan çok, var olanın sınırlarını sorgulama çabası olduğunu görüyorum. Planlama pratiğini, üniversite eğitimini ve mesleki rolleri, içinde işlediğimiz sistemin “doğal” parçaları olarak değil; tarihsel, siyasal ve etik tercihler sonucu biçimlenmiş yapılar olarak ele alma eğilimi, o metnin temel omurgasını oluşturuyordu.

Zaman içinde edindiğim deneyimler, bu sezgileri yumuşatmadı; tersine, sertleştirdi. Katılımın bir teknik yöntem değil, bir etik zorunluluk olduğu; plancının karar verici değil, karar süreçlerini mümkün kılan bir özne olması gerektiği; üniversitenin meslek pratiğini yeniden üreten bir atölye hâline gelmesinin, bilimin doğasıyla bağdaşmadığı düşüncesi, yıllar içinde yaşananlarla daha da görünür hâle geldi.

Bu bildiriyi bugün yeniden yayımlarken amacım, geçmişe dönük bir haklılık iddiası değil. Aksine, planlama alanında uzun süredir ertelenen bazı temel soruların, hâlâ yerinde durduğunu hatırlatmak. O metinde bir arada duran, belki de fazlaca sıkıştırılmış başlıklar — katılım, etik, üniversite, meslek örgütlerinin rolü — bugün artık ayrı ayrı ve daha derinlikli biçimde ele alınmayı hak ediyor.

Bu nedenle bu metni, kapanmış bir tartışmanın belgesi olarak değil; devam eden bir düşünsel hattın erken bir durağı olarak görüyorum. Önümüzdeki dönemde, burada yalnızca işaret edilmiş olan meseleleri — özellikle katılımcı planlama, plancı etiği ve planlama eğitimine ilişkin yapısal sorunları — bugünün koşulları ve deneyimleri ışığında yeniden ele alma niyetindeyim.

Bu geri bakış, bir sonuç değil; gecikmiş ama gerekli bir devam çağrısıdır.

Bu yoğun metin aslında:

  1. Üniversite–bilim–özgürlük üzerine bir kuramsal deneme
  2. Türkiye’de planlama eğitiminin yapısal eleştirisi
  3. Plancının rolü ve meşruiyeti üzerine etik-politik bir sorgulama
  4. Katılımcı planlamanın radikal bir yorumu
  5. Oda–üniversite–meslek ilişkisi üzerine kurumsal bir öneridir.

 



*Bildiri DŞG 13. Kolokyumunda Şehir Plancıları Odası adına sunulmuştur. Şehir Planlama Bölümü 4. Sınıf öğrencisi iken Planlama Dergisi Yayın Kurulu çalışmalarına Yayın Kurulu Üyesi  Sayın Kübra CİHANGİR’in daveti ile katılmıştım. Oda ile ilişkim böyle başladı.  Aynı mekânda yapılan Oda YK toplantılarına izleyici olarak katıldığım bir toplantıda DŞG için Oda’ya gelen çağrı görüşülürken, Oda’nın YK adına katılımı konusunda bir isteksizlik oluştu. Ben katılınsa iyi olur diye görüş belirtince, Sayın Kemal SARP (Başkan),” sen katıl o zaman” dedi. Benim için zorlu bir görevlendirmeydi. Epeyce bir hazırlıktan sonra o uzun bildiri hazırlandı. Biraz heyecandan, biraz acemilikten bu uzun yazı ortaya çıktı. Kolokyumda Oda adına sunmak onur vericiydi. Sonra Bildiriler kitabında yayınlandı. Kitap çok kişiye ulaşmamıştı. Daha Sonra Planlama Dergisi Yayın Kurulu’nun da istemi ile, Planlama Dergisinin 6. Sayısında (89/2-3-4) tekrar yayınlandı.  Aradan geçen zaman içerisinde ben yazıyı unutmuştum. Arşivimi düzenlerken Derginin PDF halini görünce “ne yazmıştım acaba?” diyerek tekrar okudum. Okuyunca da aradan geçen 38 yıl içerisinde neredeyse o günkü görüşlerimin çizgisinde yazmaya ve düşünmeye devam ettiğimi görünce ben kendi yazımdan etkilendim. Belki okuyan olur diye Dergi bağlantısını burada tekrar vereceğim. PDF halini okumak zor olabilir diyerek, Yazıyı sayısal formata aktardım ve hala güncelliğini koruyan düşünceler içerdiğini düşünerek, “blogumda” tekrar yayınlamaya karar verdim...

https://www.spo.org.tr/yayinlar/dergi_goster.php?sube=0&kodu=69&dergi=3

https://urbanismturkey.blogspot.com/

Planlama ve Eğitim Süreçlerinde Plancıların ve Oda'nın Rollerinin Yeniden Tanımlanması Üzerine Bir Deneme*

 * Dünya Şehircilik Günü, Türkiye 13. Kolokyumunda (1988) Şehir Plancıları Odası adına sunulan bildiridir. Planlama Dergisinin 89/2,3,4’üncü sayısında yayınlanmıştır.

 V. Senihi KİTAPÇI

  

Yöntem ve Perspektif                        

Bir konuda araştırma yaparken sorunları saptayıp, çözüm önerileri ararken ya da tez geliştirirken verili pratik koşulların düşüncelerimizi, ütopyalarımızı hiç olmazsa düşünce düzeyinde sınırlamaması gerektiğine inanıyorum.  Herhangi bir konudaki düşüncelerin bütünlüklü ve tutarlı bir şekilde, eklektizme düşülmeden verilebilmesi; onun, anlaşılabilirliğini artırmanın da ötesinde ne için uğraş verilmekte olduğunu da açıkça belirler.  Var olan koşullar, pratiğin dayatmaları ancak bu türden geniş perspektifli çalışmalarla aşıla­bilir.

O halde; planlama eğitimi konusunu tartışırken, kuşkusuz, var olan planlama, üniversite ve eğitim pratiğini ve teorisini de değerlendireceğiz. Fakat, düşünce ve tezlerimizi bu var olan ve süregelen durumla sınır­lamayacağız. Yine planlama mesleğini irdelerken, süregelen kent planı üretim yöntemleri ve uygulamalarını göz önüne ala­cağız; olması gerekeni, hedefimizi, bundan adeta bağımsızca ortaya koyacağız.

Var olanın niteliklerini iyi belirlemişsek; tezlerimiz ve he­deflerimiz, pratikte kendilerine filizlenme yollarını bulacak­lardır. Kuşkusuz, var olanın dönüşümü kolay olmayacaktır. Var olanı, eklemeler, yamamalar yoluyla değiştirmeye, biçimlen­dirmeye çalışmak yerine, kar­şısına alternatifini koyarak dönüşüme zorlamak daha tutarlı olacaktır.

Üniversite ve Bilim Eğitimi

Bilim; önceleri, insan­lığın doğa üzerindeki de­netim çabalarının aracı ve sonucu iken; teknolojik ge­lişmenin boyutlanmasıyla, sı­nırları, süregelen toplumsal ilişkilerce belirlenip, sınırlan­maya başlanmıştır. Oysa, bili­min potansiyel üretici gücünün sınırsız gelişimi, özgürlükte ilerlemeyi; özgürlükte ilerleme, özgürlüğün bilincinde ilerle­meyi gerektirmektedir. İnsanın insan üzerindeki her türlü ege­menliğinin ortadan kalkmasına ve insanın doğa üzerindeki ege­menliğinin artmasına yönele­bildiği sürece; bilim, insanlığın özgürleşmesi yolunda kendini gerçek anlamıyla ortaya koya­bilir. Aslında bu nedenle de bi­limin, bilimsel gelişmenin sı­nırları var olan toplumsal iliş­kilerin ölçülerince belirlenemez.

Bu noktada, bir gerçek üni­versite tanımının üç önemli sa­cayağını, bilimsel araştırma, bilimsel bilginin üretimi ve uz­manlaşma olarak sayabiliriz. Ve bütün bunların oluşacağı ve oluşturacakları yaratıcı, özgür bir evrensel kültür ortamı...

Üniversiteyi tarihsel gelişi­mi içerisinde ele aldığımızda, bundan farklı durumları, farklı yaklaşımları bulmak olanak­lıdır. Bunun başlıca iki nedeni söz konusu edilebilir. Birincisi, üniversitenin tarihsel olarak düşünsel temelleri olan bazı öğelerin yanı sıra, toplumlara göre değişebilen, bilimsel bil­ginin niteliğini ve bunun top­lumda uygulanma süreçlerini et­kileyecek felsefi temellerin motivasyonu veya toplumsal para­digmalar ya da ideoloji olarak tanımlanabilir.

İkincisi, toplumsal iş bölü­münün istemleri ve teknolojik gelişmenin hızı doğrultusunda uzmanlaşma eğilimi ve dolayı­sıyla entelektüel çalışmayla üretken çalışma arasındaki ayı­rımın toplumsal yapıya bağlı olarak değişim göstermesidir.

Dolayısıyla hem tarihi süreci hem de bugünü kapsayacak, yarını ve tüm örnekleri açık­layacak genel bir üniversite tanımı yapmanın oluşturacağı eksiklikler ya da sakıncalar or­taya çıkıyor. Bu durumda, var olanları tekil veya değişmez örnekler olarak ele almak veya bu andaki durumları, gelecek için bir kalıp olarak düşünmek hatalıdır. O halde, yapılması gereken; olması gerekeni tanımlama ve ona ulaşacak yol ve yöntemleri bulma çabası ol­malıdır. 

Gerçek üniversite tanımında beliren üç önemli öğeden bilim­sel araştırma ve bilimsel bilgi­nin üretimi, oldukça iyi bilinen kavramlardır. Uzmanlaşma kav­ramı ise, özellikle son yıllarda değişen toplumsal süreçlere bağlı olarak, uzmanlaşmış mes­lek adamı yetiştirme ile özdeş­leşmiş durumdadır. Bunun ne­denlerini, fazla gerilere gitme­den, ülkemizin son 30-40 yıllık dönemini kabaca gözden geçire­rek bulabiliriz.

1950'li yıllarda başlayan, toplumsal üstyapı kurumlarını zorlayan sosyo-ekonomik dönü­şüm sancılan, özellikle 1960’lı yıllardan itibaren üniversiteler­de, uzmanlaşmış teknik adam­lar, teknisyenler yetiştirmeyi, bilimsel araştırma ve bilimsel bilginin üretimi görevlerinin önüne geçirmeye başladı. Bu durum, ülkede ağırlık kazanan "dışa bağımlı sanayileşme” politikasının istemlerine uygun uzman işgücünü sağlayıcı, dev­let ve piyasaca belirlenen işgü­cü talebine uygun uzmanlaşma ve meslek adamı yetiştirme programlarına geçiş için üniver­siteleri dönüştürmeye başla­manın başlangıcı sayılabilir.

Üniversite ve mesleki eğitim kurumu kavramları birbirine karıştırılıyordu. Daha önceleri, teorik yanı ağır basan, sosyal bilimler ve temel fen bilimleri programları ağırlıklı olan üniversiteler, yeni politikalara uygun teknik uzmanlaşmayı sağlayıcı programlara yöneldiler. Giderek, gü­nümüzdeki örnekleriyle görül­düğü gibi; temel fen bilimleri ve sosyal bilimler bölümleri olmayan üniversiteler kurul­maya başlandı.

I950'li yıllarda uluslararası platformlarda projelendirilen, ODTÜ, Fen Lisesi, Hacettepe Üniversitesi gibi projeler, bu günkü Bilkent, Açık Öğretim türü en olumsuz örneklerin ha­bercisi sayılabilirler, ülkenin, dışa bağımlı sanayileşme ve gelişme politikası; teknolojiyi, üretme yerine, üretilmiş teknolojiyi alıp, uygulama, kopyala­ma şeklinde olunca; 1960'larda iyice egemen olmaya başlayan faydacı yaklaşımların yanı sıra, o yıllarda üniversite ortamının gerektirdiği özgürlük ve özgür düşünce ortamında oluşan, tam bağımsızlık ve halkla üniversi­teli kopukluğunu giderme ça­bası üniversitelerde filizlendi, gelişti.

Görüldüğü gibi, bir kurum olarak üniversitenin amaç ve işlevleri toplumsal yapının temel niteliklerindeki değişme ve çelişmelerle uyarlanabiliyor. Fakat, toplumu harekete geçiri­ci, yönlendirici düşünsel temel, bu dönüşümlere bu denli kolay uyarlanamıyor. O yıllarda, ya­ratılan görece özgürlük orta­mında, toplumun çeşitli kesim­leri sınırlan aşan bir gelişim gösterdiler.

1980’lerde tüm kurumlar gibi üniversite de reorganize edildi. Temel amaç, süregelen toplumsal ilişkilerin ölçülerin­ce sınırlanmak istemeyen düşünsel temelin, bir ölçüde hizaya gelmesiydi. Bunu ancak, bilimsel bilginin üretiminin gereksinim duyduğu özgür düşünce ortamının baskı ve tasfiye ile yok edilmesi yoluyla başardılar.

E. Hirch, 1946 yılında hazırladığı üniversite özerkliği ra­porunda; "devlet idaresine ait kırtasiyecilik ve vesayet anla­yışı, mümkün olduğu kadar geniş bir hareket serbestliğine muhtaç olan bir faaliyete dayatılırsa bunun bir sonucu, olarak; üniversite, bir kışla ha­lini alabilir ki, bu gerçek bili­min mezarı demek olur." şeklin­de işaret elliği tehlike 1980’le birlikte gerçekliğe dönüştü.

Bunun yanı sıra. YÖK siste­minin getirdiği önemli dönü­şümler vardır. Uluslararası iş bölümü (veya görev tayini)’nde Türkiye'ye verilen yeni rolün gerektirdiği uzmanlaşma ve iş­gücü istemini karşılamaya yö­nelik; Bilkent türü ileri tekno­lojiyi kullanmaya dönük uzman, meslek adamı yetiştirme üniver­siteleri dönemi başlatıldı. Mer­kezi olarak belirlenmiş prog­ramlarla, bilimsel araştırmalara ve özgür düşünce ortamına açık, ders programları olanağı yok edildi. Bilimsel düşünceye ay­kırı olarak, öğrenciliğin, dersle­rini harfiyen bilmekten oluş­tuğu düşüncesi, sınavlar sistemi benzeri önlemlerle etkinleştiril­di. Sonsuz örnekle derinleştirilebilecek bu dönüşüm süreci, özetle; bilimsel bilginin üreti­leceği, bilimsel araştırmaların yapılacağı özgür düşünce or­tamını yok edip; üniversiteleri, asli ürünü olan bilim adamı ye­tiştirme görevinden alıkoyup, yan ürünü olması gereken meslek adamı yetiştiren kurumlara dönüştürdü. Meslek Yüksek Okullarının üniversiteler bünyesine katılması, fakülte yapılması veya fakültelerle birleşti­rilmesi; kontenjanların merkezi baskılarla artırılması bu bilinçli ve sistemli çabanın ürü­nüdür.

Kent Planlama ve Plancılar

Kent planlama ve imar planlama kavramları, ül­kemizde o denli birbiri­nin yerine kullanılır oldu ki; kent plancı ile imar planı yapımcıları adeta özdeşleşti, imar planı yapım süreçlerinde yer alan farklı disiplinlerden kişile­re karşı tavır, plancıların en önemli sorunu imiş gibi görün­meye başladı.

Bu tutumun eğitim kurumlarına yansıması da, imar planı yapımcısı olacak fiziki plancı yetiştirilmesinin, programlarda ne kadar, nasıl ve hangi dönem­lerde yer alması tartışmaları şeklinde oldu. Kuşkusuz, bunda, ülkemizdeki kent planlama pra­tiğinin en önemli parçasını oluşturan plan üretme süreci olan "imarcı" yaklaşımın etkin­liğinin ve yaygınlığının payı büyüktür.

Buna, üniversitelerin merke­zi yönetimin vesayeti altına alınarak, meslek okullarına dö­nüştürülmeye çalışılması, kon­tenjan artırma türü baskıların uygulanması ve üniversite me­zunu kent plancılarının işsizlik ve alternatifsizlik durumu ile karşı karşıya bulunmaları da ek­lenirse; kent planlama eğitimi yapan üniversitelerin, fiziki plancı ve giderek, imar plancı yetiştirme yoluna gitmelerinin başlıca nedenlerini bulmamız olanaklı olur.

Başka bir üzücü gerçekliği­miz de üniversiteleri bilimin üretileceği yerler olarak görme­menin ve faydacı düşüncenin et­kisiyle bilim adamlarının top­lum içindeki maddi ve manevi statülerinin düşürülmesiyle; öğ­retim üyeleri, maddi ve manevi kayıplarını karşılamak üzere, YÖK'çe hazırlanan tezgâhta (döner sermayelerde) imar planı süreçlerine birer yaldızlı mü­teahhit edasıyla daldılar. Kendi­leri dalmakla kalmayıp, öğren­cileri ve eğitim programlarını da o yola çektiler.

Üniversitelerin asli görevle­ri unutuldu. Mesleki pratik, meslek adamı yetiştirme, var olan plan üretim süreçleri, eği­tim programlarının başlıca kaygıları oldu. Çeşitli gerekçe­lerle, eğitim programları imar planı yapım süreçlerini öğreten programlara dönüştü. Bu nokta­da, şu soruyu sormak kaçınıl­maz oluyor. Acaba, var olan imar planı yapımı tarzı yerine başka bir şeyler geliştirilirse o zaman şehir plancı unvanlı “imarcılar” ne işler yapabilecek­ler?

Buraya kadar ifade edilmeye çatışılan düşünceler, plancı unvanlı kişilerin kendilerine ya­kıştırdıkları, ya da toplumsal yapı tarafından onlara biçilen “planlayıcı”, yani, başkaları adı­na ve bazen de o başkalarına rağmen karar verme hak ve yet­kisine sahip meslek adamı rolü­nü sorgulamadan geçiştirilmeye çalışıldı. Aslında, sorun ve so­runun çözüm yolları bu konuda yapılacak belirlemeler sonrasın­da ortaya çıkabilecektir.

İmar planları yoluyla kent planlamasının varabildiği ve varabileceği yer pek çok tezle ortaya konmuştur. Ülkemizdeki durum; planın, kentin 20-30 yıl sonrasının iki boyutlu resmedilmesi şeklinde algılandığı; planı çizen plancının kimliği ve nite­liğinin özde pek fazla niteliksel bir değişikliğe yol açmadığı; tasarımın ülkesel ve yerel süreç­leri kucaklayamadığı, uygula­manın  plan aksine veya plan­dan bağımsızca yapılageldiği; halkın planlan ilgisinin, kendi parselinin ötesine varmadığı; yerel yönetimlerin demokratik bir yapıya bürünmediği; teknik beceriksizlik ve yolsuzlukların çok önemli boyutlarda olduğu bir planlama süreç ve tarzı şek­lindedir.

Bu durum, ülkemizdeki sosyo-ekonomik yapı ile uyum gösteren, onunla özde bir çeliş­kisi olmayan -ki böylesi bir uz­laşmazlığı olsaydı, mutlaka farklı bir planlama yaklaşımımı dönüşüm, sistemin gereği olarak ortaya çıkabilecekti- “imarcılık” tarzının alternatifinin gün geçirmeksizin ve ısrarla günde­me getirilmesinin gerekliliği­nin açık kanıtıdır.

Öncelikle, bize toplumsal yapı tarafından yüklenilen ve toplumsal eğitim süreçleri aracı­lığıyla, benimsediğinizi, başka­ları adına, başkalarına rağmen plan yapabilme, henüz hayatta olmayan insanlar, çocuklar, gençler, yaşlılar için, mekânsal ve sosyal yaşamı, tek başımıza veya bir grup seçkinle birlikte belirleme haklarımızı tartışmalıyız.

Bir kent planı oluşturulur­ken en asli unsur olan, orada yaşayan halkın, istem ve karar­larının plana yansıyamaması ya da planın uygulanması süreçle­rinde halkın doğrudan karar ve­rici ve denetleyici olarak yer al­maması, sonuçta, plancıların öznel görgüsü ve bilgisi öl­çeğinde planlar yapılmasına yol açmaktadır. Tekdüze, kent doku­ları, doğal ve tarihi çevre ile uyumsuz yapılaşma; büyüme ve gelişme tapıncına bağlı olarak sosyal yapıdaki değişmelerin göz ardı edildiği fiziki planlar bu sürecin sonucu olmaktadır. Böylesi bir durum gösteren plan­ların da gerçekleşebilirliği ve uygulama süreçlerinde alacağı tepkiler bildiğimiz, gördüğümüz olgulardır.

Katılımcı Planlama ve Plancılar

En azından yüz yılı aşkın bir süredir Türkiye'de aydınların-elitlerin, hal­ka bakışı genel çizgisiyle bir değişim gösterememiştir; “Bu halk cahildir, adam olmaz; bun­larla bir şey yapılamaz, bizi an­lamıyorlar.” Bu yaklaşımın so­nucu olarak; yıllardır elit ay­dınlar hemen her konuda, halk adına, halka rağmen veya popülizm yoluna düşerek, halk için kararlar verdiler, ilginçtir ki yakın dönem tarihimiz incelen­diğinde, nitelikçe önemli ve başarılı işler yapıldığı da söyle­nemez. Kentlerimizin durumu ortadadır.

Toplumsal yapının bize ver­diği rolü, yadsımamızın, yar­gılamamızın zamanı geldi, ge­çiyor. Sağlıklı ve doğru kent­leşme ve planlama için daha doğru bir temelde yeni yapılan­ma ve süreçleri oluşturmanın ça­bası içinde olmalıyız.

Planlarımız ve kararlardan birinci derecede etkilenen hal­kın karar süreçlerine karar verici olarak katılması, uygulamayı doğrudan denetleyici olarak kent planlama sürecinde yerini alması gerekliliği tartışma götürmeyecek denli açık ve evrensel bir gerçektir.

Sorun, bu sürecin nereden başlayacağı, hangi mekanizma ve araçlarla gerçekleşeceği nok­tasında odaklanmaktadır. Baş­langıç noktası, kent plan­cılarının ve diğer elit aydınların planlama sürecindeki rol de­ğişikliğine hazırlanmalarıdır. Herhangi bir temsili seçilme­nin sonucu olarak, başkaları adına plan yapma yetkimiz ol­madığı halde, salt teknik eğiti­mimiz sonucu edindiğimiz mes­leki formasyonla, halkın fiziki ve sosyal yaşamım belirleme hakkını, bir grup elitle birlikte elde tutuyoruz. Oysa, mesleği­mizin gereği; sorunların belir­lenmesi, halkın karar verebil­mesi için önerilerin, alter­natiflerin hazırlanması ve tek­nik bilgilerin karar vericilere ulaştırılması olmalıdır.

Bu rol değişikliğini, benim­semenin oldukça güç olacağı or­tadadır. Bir sultanın yüz yıl önce dile getirdiği "halkımız cahildir, eline tüfek versen ken­dini vurur." düşüncesi hala yaygındır. Bunu aşmak zorun­dayız. Üstelik, tüfek bizim eli­mizde ve halk yine vuruluyor. Kendi kendini vurma özgürlüğü niçin olmasın? Halkın cahil­liği aydınların aydınlatamama­larından kaynaklanır. "Anlamı­yorlar’' diye suçlayacağımıza. "Anlatamıyor muyuz?" diye düşünmeye çalışalım, üstelik, karar verme mekanizmalarının dışında bırakılmış, denetim hak ve yetkisi olmayanların, ceha­letlerini nasıl giderebilecekleri­ni, cahil olmadıklarını nasıl kanıtlayabileceklerini de düşün­mek gerekir.

Katılımcılığın, genellikle yapılacak işe halkın para ve iş­gücü ile katılması anlamında sınırlandırılarak algılandığı or­tamda; planlama gibi bir sürece halkın karar verici olarak katı­lımını sağlamanın oldukça so­runlu ve zor bir yol olduğu bi­linmelidir. Fakat, yaşamdan kaynak bulan, halkın plana ve çevresine sahip çıktığı, uygula­manın doğrudan halk tarafından denetlendiği planlı bir kentleş­me için başka yol görünmüyor.

Katılımcı bir planlama mo­deli ise, geniş ölçekli bir tar­tışmalar dizisinin ve pratik sı­namaların sonucu oluşturulabi­lir. Önemli olan, var olan plan­lama sürecinin asli unsurların­dan biri olan plancıların, bu rol değişimine hazır olup olma­dığıdır.

Planlamada Uzmanlık Eğitimi

Plancıları, diğer meslek­lerden farklı olarak on­ların üzerinde tek başlarına karar verici ve politika belirleyici olarak görürsek -ki var olan planlama süreçlerince yadsınmayan bir roldür-, farklı alanlarda kararlan tek başına üretecek plancıları yetiştirmek için uzmanlaşma kaçınılmaz olmaktadır. Plancının, bütünü gözeten, bütüne ilişkin alterna­tifler, çözümler üreten, öneren kişi olması gerektiği kabul edildiğinde ise, çeşitli uzmanlık alanlarına ilişkin konularda sığ olmayan, ama başka bir uz­manlık alanı ile tam olarak örtüşmeyen bilgiler edinmesi kaçınılmazdır.

Plancıyı, bir konuda, kendi başına karar üreten kişi veya grup olarak algılamıyorsak; farklı konular üzerinde yoğun­laşmış, uzmanlaşmış plancılara gereksinim olacaktır. Fakat, örneğin ulaşım planlaması üze­rine uzmanlaşmış bir plancının, trafik mühendisliği mesleği ile örtüşük bir eğitim ve bilgi edinmesini istemek; bir trafik mühendisinin, bir parça genel plancılık eğitimi görmesini sağlamakla elde edilecek sonuç­tan farksızlaşır. Plancılar kantitatif tekniklerde uzmanlaşmalı ama bunun sınırı istatistikçilikten, bilgisayarcılıktan ayrıl­malı. Eğer eğitim o noktaya yöneliyorsa, bu planlama bö­lümlerinde değil ilgili meslek dallarında tamamlanmalı, orada yapılmalıdır. Yani, planlama eğitimi gören biri, eğer bazı alanlarda "uzmanlaşmak" istiyorsa o alanın eğitim programını izlemelidir. Planlama eğitiminde uzmanlaşmanın sınırı buradadır.

Eğer plancıları, karar verici durumda olan bir katılımcı yapı için öneriler geliştiren, önerile­ri tartışan kişiler olarak tanım­larsak; burada, diğer meslekler ve uzmanlık alanları ile ilişki­lerimiz sorunu belirir. Planlamanın, diğer disiplinler arasında veya birçoğunun ara kesitlerin­den oluşan, onların üzerine bir yerde olduğunu görüyorsak; plancı, birbirinden ayrık süreç­lerde uzmanlaşmayı gerçekleş­tirmiş; bu disiplinler arasındaki bölgede, bilgilerin sentezini sağlayacak konumdadır. Do­layısıyla, plancının uzmanlık alanı disiplinler ve uzmanlıklar arası olmak noktasında belirir.

Plancıların uzmanlaşması, kendi içlerinde iş bölümü an­lamına gelmelidir. Alanın ge­nişliği karşısında, plancılar da sorunların çözümü noktasında bir araya gelmek koşuluyla, kendi aralarında belli alanlara yoğunlaşarak, genel plancılık fonksiyonlarını kaybetmeden belirli bir alanda uzmanlaşabi­lirler. Önemli olan, uzmanlaş­manın plancılık formasyonun­dan fazlaca ayrıklaştırılmadan yapılması gereğidir. Aksi du­rumda, ilerde, plancıları da planlayacak daha genel, üst di­siplinlerin oluşması kaçınılmaz olacaktır.

Planlama Bilimi ve Meslek Adamı Eğitimi

Uluslararası düzeydeki rol tayini nedeniyle; ülke­mizdeki sosyo-ekonomik yapılanmadaki düzenleme­lerin, üniversitelere uzanması sonucu; üniversitelerde bilimsel bilginin üretilmesi, bilim edamı yetiştirilmesi, bilimsel araştır­maların yapılmasının yerine konan ilişkiler; şehircilik eğiti­minde, ülkedeki planlama süreç­lerinin varolduğu şekliyle yeni­den üretimi, bu üretimi ger­çekleştirecek meslek adamlarını yetiştirilmesini ve araştırma ye­rine de uygulamalar yapılma­sını dayattı.

Ne yazık ki, üniversiteler, bir serbest plancılık bürosu gibi, döner sermayeler eliyle imar planı müelliflerine dönüş­tüler. Böylesi işlevi gerçekleştiren kurumların, bilim adamı yetiştiren programlar oluştur­mak yerine, var olan plan üre­tim süreçlerinin gerektirdiği iş­gücü talebini karşılamak üzere, o niteliklere uygun zanaatçılar veya sanatçılar yetiştirmekten öte perspektifleri olamaz.

Var olan koşulların dayat­malarını, yegâne gerçeklik ve değiştirilemez koşullar olarak kabul eden, verili sistem içinde çözüm arayan yaklaşımların başka çıkar yolu da yoktur. Oysa; bizler olması gerekeni belirleyip, onu, isteyip, yap­maya giriştiğimizde, var olanı değiştirme, dönüştürme şansına sahip olabiliriz.

Tıpkı, bilim adamı yetiştir­meyi hedefleyen programların ulaşacağı sonuçlarda buna denk düşer. Böyle bir programın iz­lendiği eğilim sonucunda; süreç­leri etkileyecek, mesleki pratik içerisinde başarılı olacak, teknik ressamlık ve bürokratlıktan öte, plancılık yapabilecek meslek adamları, üniversite eğitiminin yan ürünü olarak belireceklerdir. Var olan mesleki pratiği, sürdü­recek tipte "plancıların" yetişti­rilmesine üniversite eğiliminin yöneltilmesi gereksiz bir gi­rişimdir. Kısa süreli pratikler sonuca, bu tür "mesleki” for­masyonlar kazanılabilmekledir. Dolayısıyla; bu tür formasyon­un, ihtiyaç duyan kurumların veya mesleki örgütlenmelerin, bu alanda geniş eğilim sistemi içinde düşünülmeleri yeterli ola­bilecektir.

Var olan pratiğin, yeniden üretilmesi (imar planlaması) sü­recine giren "üniversitelerin” yolu çıkmazdır. Bilimsel araş­tırma yapmak, kuramsal çalışmalar yürütmek çabası, hiçbir şekilde imar planı yapımcılı­ğıyla eşleştirilemez. Kuşkusuz, pratikten kopuk bir kuramcılığı savlamıyoruz. Pratikten kopma­mak demek, pratiği doğrudan yapmak anlamına gelmez. Pra­tikten kopuk, kuram da olmaz.

Sorun pratik süreçlerle ilişki tarzıdır. Üniversite, pratik, yaşamla bilgi alışverişinde ol­malı, kuramlar geliştirilmeli, bilimsel bilgiler üretilmeli, bunlar pratik süreçlerde sınan­mak üzere açıklanmalı, sınama sonuçlan araştırılarak, yeniden bilimsel süreçler başlatılmalı. Ancak böylesi bir süreçte ye­tişen öğrenciler, bilimin yön­temlerini kavrayacaklar ve bir meslek adamı olma konumuna geldiklerinde, kazandıkları yön­tem bilgisi ve kuranlar aracı­lığıyla, pratik süreçleri algı­layıp, yön verecek, mesleki formasyonlarını gerçekleştirebileceklerdir.

Uzmanlaşma teorilerinin, perde gerisinde yatan, meslek adamı ve pratik süreçler için teknisyenler yetiştirilmesi dü­şünceleri üniversiteleri üniver­site olmaktan uzaklaştıracaktır. Var olan pratiği yeniden üretmeyi bir şekilde içeren programlar, süreçleri etkileme, dönüştürme olanaklarını yitirir­ler.

Konuyu "salt kuramsal eği­tim” olarak görmemek gerekir. Eğitimin pratik süreçlerle de ilişkisi olmalı, pratikten kopuk bir kuramsal çaba anlamsızlaşır. Fakat, pratikten kopuk olmama, eğitim kuramının var olan pra­tiği yeniden üretmesi anlamına yorumlanmamalıdır. Eğitim programları, bir ölçüde pratik süreçleri analiz eden, yorum­layan dersleri de içermeli ve pratiği üreten kurumlarla etki­leşim içinde olunmalıdır.

Ülkemizde, üniversitelerle pratik arasında ara kurumlar ol­maması boşluğu, üniversite tarafından doldurulmaya çalışı­lırsa; üniversitelerin yapısal bir dönüşümü gerçekleşir. Böylece; üniversite, üniversiteden başka bir şey olmaya başlar. Üniversite ile pratik süreç arasındaki eksik kurumların oluşturulmasını ayrı bir plat­form olarak tanımlamalıyız. Bu alanda, bağımsız araştırma ku­rumlan, enstitüler, vakıflar, meslek okulları, meslek kurs­ları, mesleki örgütlenmeler vb. kurumlarının oluşturulması görevi ayrıca ele alınmalı.

Belki de, bir başka çözüm yolu olarak karşımıza çıkacak olgu; üniversiteler arasında, program farklılaşması ile oluşa­cak farklılaşma olacaktır. Böylesi bir yönelim YÖK’le birlikte dayatılan tek tip ders program­ları ve içerikleri baskısının aşılmasının ötesinde, yine üni­versitelere yüklenilen mesleki eğitim baskısının aşılmasında da bir çözüm olabilecektir. So­nuçta, kimi “üniversiteler" mes­leki eğilime yönelik yüksek okullar oluşlarını tescil eder­ken, kimileri de gerçek üniver­sitenin gerektirdiği programlara kavuşabileceklerdir. Herhalde, bu tartışmalardan uzlaşma bek­lemek yerine ayrışmaları sağla­mak, ayrılıkları netleştirmek daha yerinde olacaktır.

Bu aşamada, doğru bir çö­züm yolu olarak; mesleki pra­tiği denetleme, meslek adamı formasyonlarını belirleme, mes­leki pratiğe yönelik eğitim, kurs, staj programlarım düzen­leme ve işgücü talebini saptama, eğitim kurumlan ve üniver­sitelerle, meslek arasındaki iliş­kileri organize etme gibi görev­leri üstlenecek kurumsal yapı­lanmalara gereksinim vardır. Bugün, bu görevi, Odalar ger­çekleştirebilir.

Mesleki pratiğin ve mesleki süreçler İçerisinde meslek adam­larının konumlarının belirlen­mesi ve denetim görevi Odalarca üstlenildiğinde; buna yönelik yapılanmalar geliştirilmeli, üni­versitelerdeki eğitim program­larının oluşumunda Odaların da görüşü alınmalıdır.

Sonuç Yerine

Üniversiteler, asli görev­lerini ağırlıklı olarak ye­rine getirmek üzere; bi­limsel araştırmalara yönelmeli, bilimsel bilginin üretilmesi sü­reçlerini başlatmak ve bilim adamı yetiştirmek hedeflerine yönelik eğitim, öğretim prog­ramları gerçekleştirilmelidir. Meslek adamı yetiştirme, ancak bu sürecin bir yan ürünü olabilir ve mesleki pratik içinde kazanı­labilecek, bir anlamda statik formasyonun, dinamik program­lar içinde yer alması anlamsız olur.

Üniversitelerin pratik süreç­ler ile ilişkisinin, pratik içerisi­ne meslek adamı formasyonu ile girerek gerçekleşmesi yanlış bir tutumdur. Şehir planlama eğitimi veren kurumların birer plan yüklenicisi, olarak plan üretimi yapmaları, eğitim prog­ramlarını olumsuz yönde etkile­mektedir. Bilimsel çalışma ve bilim yapmakla hiçbir şekilde bağdaşmayacak bu yol, bir an önce terk edilmelidir.

Plancılar, kentleşme dina­miğimizi, planlı kentleşmeyi yerel demokrasiyi ve insanların çevrelerine sahip çıkmalarını sağlayabilecek, "katılımcı planlama" yaklaşımı için rol değişimine hazır olmalı; kent planlama süreçlerinde, plan platformu, şu an izleyici konu­mundaki halkın gerçek oyuncu­lar olarak sahneye çıkabilecek­leri dönüşüme uğratılmalıdır.

Planlama eğitimi, plancı­ların gelecekte bilim adamı ola­rak veya mesleki uygulama içindeki plancılar olarak, bu yeni rollerin gerektireceği dina­mizmi kucaklayacak esneklik ve amaçla planlanmalıdır.